AKP RETORİĞİNİN GEOMETRİSİ – 3

İKTİDARIN GEOMETRİSİ – İTİBARIN MİMARİSİ

Savaşların devletleri, devletlerin de savaşları yarattığı konusundaki ilham verici katkılarıyla, devletlerin ve kapitalizmin yapısını inceleyen Charles Tilly, 15. Yüzyıl Avrupası’ndaki 80 milyon insanın, 500 civarında devlet ya da devletsi politik yapı altında yaşadığından; ve 500 yıl sonra, 1990’a gelindiğinde, nüfusu 600 milyona varan Avrupa’da, devlet sayının kabaca 25 ila 28’e kadar düştüğünden bahsediyor. Ve bunun merkezileşme ya da Tilly’nin deyimiyle konsolidasyonun uzatılmış süreci (extended work of consolidation) olarak adlandırıyor (Tilly’nin çalışmaları; War Making and State Making as Organized Crime ve Coercion, Capital, and European States). Bu politik ve ekonomik merkezileşme süreci bağlamında, iki kritik tarihi dönem akla geliyor.

Birincisi, 16. Yüzyılda başlayan ve 17. Yüzyılda kurumsallaşan, devletin merkezileşmesi ve mutlakıyetçi devletlerin (absolutist state) ortaya çıkışı. Perry Anderson’ın tabiriyle mutlakıyetçi devlet yapıları; daimi/düzenli ordular, kalıcı bürokrasiler, ulusal vergilendirme, yazılı kanunlar ve birleşik piyasalardan oluşuyordu (Anderson’ın bu konudaki çalışması, Lineages of Absolutist State). Fakat ekonomik, sosyal ve politik değişimler kendilerini farklı alanlarda da gösteriyordu. 16. Yüzyılın sonlarında İtalya’da başlayan ve mimariye de yansıyan Barok akımı, Katolik Kilisesi’nin ve mutlakıyetçi devletin “başarılarına” ithafen Avrupa’nın ve kolonilerinin, özellikle Latin Amerika’nın, “itibarlı” binalarında kendini göstermeye başlıyordu (bakınız; İngiltere’deki Greenwich Hastanesi, İspanya’daki Kraliyet Sarayı, Fransa’daki Versailles Sarayı ve o dönemde İspanya’nın kolonisi olan Peru’daki La Compania Kilisesi). 17. ve Erken 18. Yüzyılla ilgili bir diğer önemli nokta da, bu merkezileşme sürecinde; fakirliğe, açlığa, işsizliğe, ölüme terk edilen kitlelerin ayaklanmalarıydı. Avrupa’da ve kolonileri’nde, “suçlu” damgası yiyen ve katledilen insanların sayısının bu kadar çok olması, merkezileşme ve ayaklanma arasındaki ilişkide gizliydi. Toplumun büyük bir bölümü; korsan, eşkıya, haydut, cadı, kafir, “deli” veya “çapulcu” oldukları gerekçesiyle işkenceye maruz kalmış, asılmış, yakılmış, aforoz edilmiş ya da ölüme terk edilmişlerdi.

İkincisi, 19. Yüzyıl’da bu politik yapıların ulus-devlet’e dönüşüm süreciydi. Ulus-devletler; belirlenmiş sınırları içerisinde, bir etnik grubu anayasalarında “millet” olarak tanımlayarak, diğerlerini asimile eden, görmezden gelen, şiddet yoluyla baskı altına alan, ucuz iş gücü olmaya zorlayan, bir nevi içeri dönük kolonileştirme (internal colonization) yoluyla “ulusal” burjuvazisini dünya-ekonomisine eklemleyen politik yapılar olarak karşımıza çıkıyorlardı. Ve Kapitalist Dünya-Ekonomisinin en temel özelliğini yansıtıyorlardı:  birden çok politik merkez ve birden çok kültür ile uyumlu geniş eksende tek bir iş bölümü (“a large axial division of labor with multiple political centers and multiple cultures” Immanuel Wallerstein). Bu gelişmeleri takiben, mimarlıkta, Neo-Klasik, Neo-Rönesans, Neo-Romanesk ve Gotik Diriliş gibi akımların ve bu akımların “itibarlı” binalarının ortaya çıkışına tanık olunuyordu (bakınız, İngiltere’deki St. Pancras Tren İstasyonu, İtalya’daki Ulusun Mihrabı ve İspanya’da Communications Sarayı). 19. Yüzyıldaki en önemli gelişmelerden biri de yeni bir tarihyazımının (historiography) ortaya çıkışıydı: ulusal tarih. Bu tarih, geçmişe dönük (retrospective) yazılan; tarihi, ideolojik bir araca – “Kendinle gurur duyma, Diğeri‘nden nefret etme” aracına – dönüştüren; halkları işin dışında tutup kralları, sultanları, muzafferleri ve zaferleri tarihin eleğinden geçirip anlatan, kısacası “yukarıdan yazılan bir tarih”ti (history from above).

Bu bağlamda, mimarideki o zamana kadar var olmuş akımların “diriltilmelerini” de, bu “gurur duyulacak” tarihyazımıyla birlikte düşünmek gereklidir. Zira Kapitalist Dünya-Sistemi bütün bu ilişkiler ağının birbiriyle iletişimleri vasıtasıyla kendini gerçekleştirmektedir. (Bir hatırlatma: Dünya-Sistemi diyoruz, bunun sebebi, bütün dünyayı kapsadığı için değil, kendi içindeki ilişkiler ağıyla, kendine bir dünya yarattığı için).

Hem 17. Yüzyılda hem de 19. Yüzyılda, mutlakıyetçi ve totaliter hükümdarların (ve diktatörlerin); mimariyi, politik güçlerini gösteren bir araç olarak kullandıkları, bilinmeyen bir olgu değildir. Tarihte bir sürü örneği mevcuttur. Tarihte bir sürü örneği mevcut olan başka bir olgu da; halkların, “Artık yeter!” dedikleri zaman, hedef olarak “iktidarın simgesi” olan bu yapılara (saraylara) hücum etmesidir. Fransız Devrimi’nde Versailles Sarayı’na ve Ekim Devrimi’nde Kışlık Sarayı’na akın eden halklar, bunun en iyi örneklerindendir.

Şimdilik tarih anlatısını bir kenara bırakalım ve Türkiye’nin güncel meselelerine dönelim. “Barok mimariyle bezenmiş opera binası” tartışmalarıyla başlayan Cumhurbaşkanlığı Sarayı’yla (diğer adlarıyla Ak Saray ya da Kaç-Ak Saray) devam eden süreçte, bir sürü eleştiri yapıldı. 300.000 metrekare üzerine kurulu, 250 tanesi “oturan”ın özel kullanımına ayrılmış toplamda “1560 küsur” odalı, 1.370.000.000 TL maliyetindeki Cumhurbaşkanlığı Sarayı  hakkında çok şey söylendi, çok şey yazıldı (Konunun detaylarıyla ilgili bir yazı). Daha fazla laf kalabalığı yapmak istemiyorum. Fakat Erdoğan’ın farklı zamanlarda yaptığı açıklamalardan bir “kolaj” paylaşacağım:

 “Büyüklerimiz çok güzel şeyler söylemişler. Bunlardan biri de şu, itibardan tasarruf olmaz. Çünkü gelenler gidenler oraya bakıyor. Burada bir itibar var. Buradan tasarruf olmaz […] Bizim amacımız, tıpkı ecdadımız gibi, ülkemize kalıcı bir eser bırakmak. Projeyle ilgili olarak ben nasıl bir şey istediğimizi söyledim. O da şuydu: Binanın dışında, Ankara’da da izlerini gördüğümüz Selçuklu mimarisi olmalı. İçeride Osmanlı’nın taban tavan arasındaki mesafedeki o rahatlık olmalı. Donanım olarak da modern teknolojinin kullanıldığı akıllı bir bina olmalı […]Sanki burası benim kişisel sarayım. Dünyayı da gezmemiş, bilmiyor. Devlet yönetimi nedir anlamaz […] Ben vatandaşımızı buraya almaya başladım. Burası milletin sarayı, bana ait değil. Milletin sarayını hazmedemiyorlar. Birisi çıkıyor bakıyorsun 1 milyar dolardan bahsediyor. Biri daha farklı bir şey […] Kalkıyor 1000 odalı diyor. Bunu da bilmiyorsun 1150 küsur oda […] İsteseler de istemeler de biz Türkiye’yi büyütmeye devam edeceğiz.”

Bu üsluba ve retoriğe dair diyeceklerimi daha önceki yazılarımda söylemiştim. Yukarıdaki tarihsel örnekler ve Erdoğan’ın söylediklerini karşılaştırmayı ise okuyucuya bırakıyorum. Ama şunu da belirteyim: “İtibara”, “ecdada” yapılan atıflar ya da “millet” kelimesinin arkasına saklanma çabaları, son tahlilde, kimseyi kurtarmayacaktır. Önemli olan vatandaşların “saray”a kabul edilmesi değil, vatandaşların “saray”a yürüyecekleri gündür. “Ecdad”ın güzel laflarından biri de “gün gelir, devran döner”dir.

Okuyan herkese teşekkürler.

Onur Alptekin

20.12.2014

Not: Ben mimar değilim, geometri bilgim de lisede öğrendiklerimle sınırlı. O yüzden öncelikle şunu belirteyim: mimarlıkla ilgili bilgileri internetten (çoğunlukla Wikipedia’nın İngilizce sayfasından) topladım. Geometri konusunda da iki mühendisle büyümüş olmanın verdiği şansı kullandım; buradan Ercüment Alptekin ve Erman Alptekin’e teşekkürlerimi iletiyorum. Tabii, ailemin “mühendis” olmayan, pek bir önemli ferdini unutmak olmaz; bizzat editörlüğümü yapan, yazılardaki hatalarımı düzelten ve en değerli eleştirileri sunan Annem Keriman Alptekin’e de teşekkür ederim. Tarihsel, politik tespitler ve diğer akademisyenlerden yaptığım alıntıların keyfi kullanımı konusunda ise şunu söyleyeyim; sonuçları beni bağlar.

Reklamlar

5 thoughts on “AKP RETORİĞİNİN GEOMETRİSİ – 3

  1. İktidarın Geometrisi-İtibarın Mimarisi,bakalım halkları nereye sürükleyecek…Teşekkürlerine,teşekkürlerimle…

    1. Devranın kendi kendine döndüğü nerede görülmüş, eski arabalar gibi bu meret, harekete geçirmek için az itmek, el atmak gerekiyor =)

  2. Geometri demişken;

    Müsellesin, zaviyetan-ı dahiletan mecmu’ü 180 derece ve müselles-i mütesaviyü’l-adla zaviyeleri birbirine müsavi müselles demektir.

    Yani,üçgenin iç açıları toplamı 180 derecedir ve eşkenar üçgen, açıları birbirine eşit üçgen demektir. Bunu dilimize çeviren ise Atatürk. 1936 yılında Haşet Kitabevi’ne gitmiş Fransızca kitaplar almış, Osmanlıca kitaplar almış ve sonuçta 44 sayfalık bir geometri kitabı yazmış. Bugün bile kullandığımız geometri terimlerini Atatürk Türkçeleştirmiş.

  3. “karşılıklı sohbet ettiğimiz” hissi veren, keyifle okunan ve önemli tespitler içeren yazılarını okumaktan gurur duyuyorum… Kutlarım.. Hiç ara vermek yok, yazmaya devam etmelisin..

Eleştirel Eleştiri'nin Eleştirisi'ne Katkı

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s