ATLANTİK KORSANLARI – YÜKSEK LİSANS TEZİ’NİN TÜRKÇE ÖZETİ

ATLANTİK KORSANLARI:

MODERN DÜNYA-SİSTEMİNDE REKABETİN PİYONLARI,

1650-1713

TÜRKÇE ÖZET

Alptekin, Onur

Yüksek Lisans, Latin ve Kuzey Amerika Çalışmaları

ORTA DOĞU TEKNİK ÜNİVERSİTESİ

Ocak 2014

 

 

 

Korsanlar, kendi tarihleri boyunca hep bir sıfatla anıldılar: hostis humani generis, yani bütün insanlığın düşmanı. Özellikle, korsanlık faaliyetlerinin arttığı zamanlara paralel artışlar gösteren korsanlıkla ilgili akademik ve görsel/yazınsal eserlerde bu tonun yankılarını takip etmek hiç de zor değil. Fakat evrensel değerlere atıflarda bulunarak hostis humani generis savının doğruluğunu ispatlamaya ve bunu tarihsel bir bağlama oturtmaya çalışan eserlerin kaçırdıkları çok önemli bir nokta var. İşte bu nokta, bu çalışmanın tam da merkezinde duruyor. Bu çalışmanın amacı, 1650 ve 1713 yıllarını içeren süreçte, Latin Amerika ve Avrupa kıtalarını da kapsayan, Atlantik Dünyası’nda vuku bulmuş olan korsanlığın yalnızca bir suç faaliyeti değil, daha önemlisi dönemin Avrupalı devletlerinin Atlantik ticaret yollarını kontrol etme rekabetinde kullandıkları paramiliter bir araç olduklarını göstermektir. Korsanlığın bu rekabetteki rolünü, tarihsel veriler ve çağdaşlarının yazdıklarıyla açıklamak bu tezin en önemli gayesidir.

Bu bağlamda, korsanlarla devletlerin kurduğu ve devletlerin birbiriyle korsanlar üzerinden kurdukları ilişkinin anlatılması kritik bir önem taşımaktadır. Korsanların bu ilişkideki iki özelliği, bu insanları tarihin önemli öznelerinden biri haline getirdi. Birincisi, korsanlık, devletlere birbirlerime resmi olarak savaş açmadan gemileri yağmalama ve adaları ele geçirme gibi olanaklar sağlıyordu. İkincisi, korsanlar yakalandıkları takdirde, devletler korsanlarla kurdukları bu ilişkiyi kolaylıkla inkâr edebiliyordu. Bu sayede, devletler resmi bir sorumluluk altına girmemelerine rağmen, istediklerini alabiliyordu.

Tabii, bu iki özellik, tarihte de örnekleri görüldüğü üzere, aynı eylemi yapan farklı kişilerden birini asillik unvanıyla ödüllendirirken, diğerini asılmak üzere ipe gönderebiliyordu. Bu noktada, korsanların yakalanıp yakalanmamaları ya da devletleri karşılarına alıp almamaları önemli hale geliyordu. Bu mütereddit durum, korsanlık tarihini ve bu konudaki kaynak taramasını çetrefilli bir hale getirmiştir. Bu konudaki hâkim eğilim ise, korsanlığın farklı alt kollara bölünmesi konusunda mutabakata varmış görünüyor. Eleştirilere geçmeden önce Türkçe terimlerin korsanlık literatüründeki yetersizliğini özetlemekte fayda var.

Korsanların farklı kollarını anlatmak için kullanılan yabancı kökenli bir sürü terimin Türkçe karşılığı bulunmamakta. ‘Korsan’ kelimesi Türkçede bu farklı dalların hepsi yerine kullanılabiliyor. Korsanlık tarihi bağlamında, İngilizce literatürde yapılan ana ayrım ise şu şekilde gelişmiştir: ‘pirate’ (korsan ya da deniz haydutu) ve ‘privateer’ (devletin özel teşebbüs kaynaklı savaş gücü). Korsan kelimesi köken olarak, Fransızca ‘corsaire’ ve İngilizce ‘corsair’ kelimelerinden türemiştir ve kraliyet tarafından yetkilendirilmiş deniz haydutları için kullanılır. İngilizce ‘privateer’ olarak kısaltılmış olan ‘Private Men-Of-War’ (özel teşebbüs kaynaklı savaş gücü) korsan/corsair tanımına bu bağlamda daha yakındır. Fakat ‘korsan’ın Türkçedeki yaygın kullanımı pirate kelimesine yaklaşmıştır. Bu belirsizlikten kaçmak için yapılan ayrım ise deniz haydudu (pirate) ve korsan (corsair ya da privateer) şeklindedir.

Bunların yanı sıra, on yedinci yüzyılın ortalarında Karayipler’de geçen özel bir tür deniz haydutluğundan daha bahsedilmektedir: buccaneer. Yerel Amerikalıların bulduğu Boucan adlı ızgaralarda yapılan özel bir et tütsüleme yöntemini kullanmaları yüzünden Buccaneers olarak bilinen Avrupalı yerleşimciler, avcı-toplayıcı olarak sürdürdükleri hayatlarına İspanyol gemilerini avlayarak devam etmişlerdir. Bu sebeple buccaneer kelimesi deniz haydutluğuyla birlikte anılmaya başlanmıştır.

Tarihçilerin, on yedinci ve erken on sekizinci yüzyıllarda, deniz haydutluğuyla korsanlık arasındaki farkı belirlerken, en çok üzerinde durdukları nokta, deniz haydutluğunun bağımsız gruplar tarafından herhangi bir millet ya da devlet gözetmeksizin, herkese karşı yapılıyor olmasıdır. Oysa korsanlık belli bir devlet tarafından yasal bir izinle desteklenip bir diğer devlete karşı yapılmaktadır. Bu konuda devlet tarafından diğer devletleri yağmalamak için verilen izinler, yani letters of marque (işaretleme lisansı) ya da letters of reprisal (misilleme mektubu) örnek gösterilir. İşaretleme lisansı ya da misilleme mektubu adıyla bilinen bu izinlerin, Türkçedeki yaygın kullanımı ise olayı açıklama konusunda daha faydalıdır. Bu yaygın kullanım, ‘korsanlık fermanı’dır. Konuşma dilindeki anlamıyla düşünüldüğünde ise bu ferman, deniz haydutlarına devlet tarafından verilmiş yağmalama iznidir. Fakat bu izinler, deniz haydutlarını sadece izni veren devletin donanmasından korur. Diğer devletin donanması tarafından yakalanan korsanlar, ‘korsanlık fermanı’ olmayan diğer deniz haydutları gibi asılır ve tarihe deniz haydudu olarak geçerler. Bu konuya, yasal izinleri olmasına ve kendi devletleri tarafından korsan ya da özel teşebbüs kaynaklı savaş gücü olarak tanınmalarına rağmen daha sonradan deniz haydudu olarak anılan ve asılan bir sürü insan örnek olarak verilebilir. William Kidd büyük ihtimalle bu konudaki en meşhur örnektir. Yasal izni olduğu halde deniz haydudu damgası yiyen ve kendi ülkesi tarafından Londra’da asılan Kidd, kendi döneminde uluslararası politikanın ve devletlerarası çekişmenin ‘mağdur’larından biridir.

Bir diğer örnek ise Henry Morgan’dır. İspanya ve İngiltere arasında Madrid Antlaşması yapılırken İngiltere’ye bağlı olan Jamaika’dan İspanya’ya bağlı olan Panama’ya yaptığı bir sefere korsan olarak çıkmış, deniz haydudu olarak dönmüştür. Londra’da hapis tutulduktan bir süre sonra ise asillik unvanıyla onurlandırılmış ve vali olarak Jamaika’ya atanmıştır. Korsanlık ile deniz haydutluğu arasındaki çizgi işte bu kadar belirsizdir. Kısacası, Türkçedeki terim yetersizliği bu noktada bir avantaja dönüşüyor bile denilebilir. Yukarıdaki kısımda privateer, corsair, buccaneer ve pirate diye adlandırılan herkes aslında ‘korsan’dır.

İspanya’nın Latin Amerika’nın büyük kısmını sömürgeleştirmiş olması ve uluslararası hukuk bağlamında bu sömürgelerle yasal ticaret tekelini elinde bulundurması, Hollanda, Fransa ve İngiltere’yi korsanlığa ve deniz haydutluğuna başvurmak durumunda bırakmıştır. Bu devletler, korsanlık fermanlarını sadece kendi vatandaşlarına değil, kendilerine yarar sağlayacağını düşündükleri bütün milletlerden ve bütün dinlerden insanlara vermişlerdir. Bir taraftan devletlerarası rekabet artarken diğer bir taraftan ise uluslararası hukuk alanında, bu devletler kendi uygulamalarını haklı çıkarma yarışına düşmüşlerdir.

Mare clausum (kapalı deniz) ve mare liberum (açık deniz) tartışması bu konunun en iyi örneğidir. İspanya, ‘Yeni’ Dünya’daki sömürgeleriyle kurduğu ticaret tekelini kaybetmemek adına mare clausum savını savunuyordu. Yani, bu bölgedeki denizleri yetki alanı içerisinde görüyordu ve kendisi izin vermeden hiçbir yabancı geminin bu alana girmesine izin vermiyordu. Öte tarafta, İngiltere ve Hollanda, mare liberum savını, yani bu bölgedeki denizlere herkesin eşit ulaşım hakkını savunuyordu. On yedinci yüzyılda yaşamış Hollandalı bir hukuk bilgini olan Hugo Grotius, özel teşebbüs kaynaklı güçlerin savaş ilan etme haklarını savunurken, hukuki izinli ve devlet destekli örgütsel şiddeti, küresel yönetimin normatif temeli olarak alıyordu. Korsanlık faaliyetleri bu iki kutup arasındaki çatışmanın tam da merkezindeydi.

Yukarıda bahsedilen politik ve hukuki etmenler bir yana, Karayipler’in coğrafi özellikleri, bu bölgede korsanlık faaliyetlerinin başarılı olmasında çok önemli bir rol oynadı. Bölgede, yiyecek ve temiz su temini için gayri meskun küçük adaların ve kayların oluşu ve korunmak için körfezlerin, lagünlerin ve doğal limanların fazlalığına bir de Avrupalı devletlerin iştah kabartan ticareti eklenince Karayipler korsanlık için bir cazibe merkezi haline geldi. Korsanlar, Panama’dan Avrupa’ya doğru yönelen altın, gümüş, tütün, indigo, kırmız böceği boyası, kakao, kahve ve diğer değerli malları, ticaret gemilerinden bir süzgeç gibi uzanan küçük adalar arasındaki geçitleri kullanarak süzdüler.

Bu adalardan belki de en meşhuru Tortuga’dır. Hispanyola’nın kuzeybatı açıklarında bulunan bu küçük ada, on yedinci yüzyıldaki en önemli korsan karargahlarından biri olmuştur. 1500’lerde, İspanyol yerleşimciler küçük yerleşkeler kurmuş olsalar da değerli kaynaklarının az oluşu sebebiyle hiçbir zaman Tortuga’ya tam anlamıyla yerleşmediler. Bu, yerleşilmemiş ada kısa sürede Fransız ve Hollandalı gezginlerin uğrak yeri haline geldi. Küçük plantasyonlar kuruldu, avcılığa başlandı. Buralardan elde edilen ürünler, anavatanlarına dönen gemilere satılıyordu. Bir süre sonra, bu küçük yerleşke İngiliz, Fransız ve Hollandalı kaçaklar, köleler, ıssız adalarda terk edilenler ve maceraperestlerle dolmaya başladı. Hispanyola’nın kuzey kıyılarına avcılık için seferlere çıkıldı. Kısa sürede, bu avcılık faaliyetleri İspanyol gemilerine yöneldi. Tortuga, her milletten, her dinden, her etnik kökenden ve her sınıftan İspanyol gümüşü peşine düşen korsanlarla dolup taşıyordu.

1652 yılında Jamaika’nın Port Royal kasabasını ele geçiren İngiltere, Tortuga’da bulunan bütün korsanlara ve deniz haydutlarına korsanlık fermanı vermeyi teklif etmişti. Tortuga gibi Port Royal’de kısa sürede korsanlarla doldu. Bu sefer, korsanlık daha da kurumsallaşmıştı. Lisanslı korsanlık, ya da devlet eliyle korsanlık, Port Royal’daki ve Karayipler’deki en popüler meslek haline geldi. Port Royal bir anda döneminin en zengin şehirlerinden biri olmuştu. Fakat 1692 yılındaki büyük bir deprem ve onu izleyen bir tsunami şehrin üçte ikisini sulara gömdü. Bu felaketten sonra şehir bir daha kendisini hiç toplayamadı.

Karayipler’de o dönem korsanların gözdesi olan bir başka ada da Bahamalar’daki New Providence adasıydı. Bölgedeki yıkıcı fırtınalar, sığlıklar ve resifler yüzünden İspanyol ticaret gemilerinin batıklarının sayısı azımsanamayacak kadar çoktu. Hazine avcıları ve korsanlar bu bölgeyi zaten kullanıyorlardı fakat Port Royal’daki deprem sonrası New Providence’daki korsan nüfusu arttı. Artık yeni korsan sığınağı Bahamalar’a kaymıştı.

1701 yılında, İngiltere ve Hollanda, İspanya’ya ve müttefiki Fransa’ya savaş açtı. İngiltere, Fransızların İspanya üzerindeki artan etkisinden bıkmıştı. İspanya ise dünya-ekonomisi tarafından üzerine binmeye başlayan yapısal kısıtlamalardan kurtulmak istiyordu. İspanyol Veraset Savaşı, Amerika kıtasına da sıçradı. Kraliçe Anne Savaşı olarak bilinen bu cephede, iki taraf adına da çoğunlukla donanmaya alınan korsanlar savaşıyordu. Korsanlar için tam istihdam anlamına gelen 1701 ile 1713 yılları arasındaki savaş, Utrecht Anlaşması’yla bitti. İngiltere, Cebelitarık ve Minorka bölgelerinin yanı sıra, İspanyol sömürgeleriyle yapılan köle ticaretinin tekelini (asiento) de almış oldu. Fransa ise, Amerika kıtasındaki Newfoundland, Rupert’s Land ve Acadia’yı İngiltere’ye teslim etti. İngilizlerin bu zafer sonrasında korsanlara ihtiyacı kalmamıştı, artık özgürce ticaret yapabilecekleri alana sahiptiler.

Savaş zamanı donanmada görev yapan korsanlar işsiz kaldılar. Bunun yanı sıra, İngiltere’nin Amerika’da kazandığı topraklar ve ticaret hakkı artık devletlerden destek göremeyecekleri anlamına geliyordu. Esasen, tam olarak işsiz kaldılar denilemez, çünkü korsanlardan bazıları bu duruma ayaklanan meslektaşlarını avlamak için kiralandı. Bu korsan avcılarının bir kısmı ise, tekrar aynı durumla karşı karşıya kalmamak için, devletler tarafından asıldı.

Savaş sonrası maaşlar düşmüştü. İşsizlik bir tarafta, düşük maaşlar diğer tarafta, savaş sonrası korsan nüfusunda kısa süreli bir artış oldu. Fakat bu aldatıcı olmamalıdır. Devlete ayaklanan her korsan, bir dönemler kendilerini destekleyenler tarafından acımasızca katledildi, asıldı ve liman girişlerinde demir kafesler içerisinde teşhir edildi. Bir yandan Kral II. George tehditkar ve hilekar bir tonda korsanlara af ilan ederken, diğer tarafta korsanları yakalayanlara ödüller vaat ediyordu. Aflar kısıtlı yer ve kısıtlı zamana hitap ettiği için aflardan hiçbir korsan yararlanamıyordu. Sadece kral değil, savcılar, hakimler ve dini liderler gibi sistemin bütün kurumsallaşmış yapılarında görev yapanlar, korsanları lanetleyen bildiriler yayınlıyor, vaazlar veriyor ve gazeteler çıkarıyorlardı. Şiddetin tekelinin devletin ve yönetimdekilerin elinde toplanması meşrulaşırken korsanlar bunun dışında kalıyordu. Kazançlı olduğu kadar vahşi ve kanlı da olan şeker endüstrisi korsanlığın yerini alıyordu. Bir zamanlar asillik unvanlarıyla ödüllendirilen korsanlar, hostis humani generis olarak lanetleniyor ve uluslararası hukuktaki ‘evrensel’ suçlu kategorisine itiliyorlardı.

Bu çalışmanın, son sözleri bu mağduriyeti ve suçlamaları bugün en derinden yaşayanların, Somali korsanlarının tecrübelerine ve sözlerine bırakıldı. Somali kıyılarında balıkçılık yapan insanların nasıl ve neden korsan olduklar konusunda yaptıkları açıklamalar, akademik çevrelerin ve ana akım medyanın suçlamaları arasında hep ‘gözden kaçtı’. Bir zamanlar, balıkçılıkla geçinen bu insanlar, Asya, Avrupa ve Orta Doğu’dan gelen yasadışı balıkçı filolarının trol tekneleri ve uzun mesafeli ticaret yollarını kullanan filoların kimyasal atıkları yüzünden açıklıkla burun buruna gelmiş ve korsan olmayı seçmişlerdi. Fakat kapitalist dünya-sistemine ve onun kurumlarına karşı çıktığınız ya da sesinizi yükselttiğiniz anda ‘terörist’ ya da ‘yasadışı örgüt’ olarak yaftalanmak kaçınılmazdır. Bütün dünya Somali korsanlarını akademisyenlerin, medyanın ve görsel/yazınsal sanatların sayesinde tarihsel ve evrensel temellere dayanan ya da dayandırılan hostis humani generis, yani ‘bütün insanlığın düşmanı’ olarak tanıdılar.

2010 yılında Haiti’deki depremden sonra insani yardımlar konusundaki tekeller olan ABD ve Avrupalı devletler, Somalili korsanların yardım taleplerini geri çevirdiler. Buna karşın korsanlar yayımladıkları bildiride, başka bağlantılar yoluyla bu parayı ulaştırma imkânları olduğundan bahsetti. Fakat korsanların basın sözcüsünün bir konudaki sözleri bu yardım meselesinin ötesinde tarihsel bir gerçeklik taşıyor: Haiti’ye yapılan insani yardım ABD ve Avrupalı devletler tarafından kontrol edilemez, onların böyle bir ahlaki otoritesi yoktur. Zaten yıllardan beri insanlığa karşı deniz haydutluğu yapanlar da onlardır.

Reklamlar

2 thoughts on “ATLANTİK KORSANLARI – YÜKSEK LİSANS TEZİ’NİN TÜRKÇE ÖZETİ

  1. Kimileri silahla vurur,kimileri kalemle
    Kalemle vurulanlarin,
    Kalpleri acir bir devinim baslar
    Silahla vurulanin kalbi durur
    Ama devrim baslar

    NOT AFRAID

    JE SUIS CHARLIE

Eleştirel Eleştiri'nin Eleştirisi'ne Katkı

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s