DOĞANIN DEVLET VE KAPİTALİZM TARAFINDAN SINIRLANDIRILAN GEOMETRİSİ

Bir önceki yazımda da değindiğim gibi devletin meşrulaştırılması sürecindeki ilk varsayım, insanın doğadan gelen hakları sayesinde herşey üzerinde hak iddia edebilmesidir. Yani, insan, sadece insan olmasının getirdiği doğal haklar sayesinde doğa üzerinde, ya da herşey üzerinde, tahakküm kurmayı kendine hak görür. Bu noktada doğal haklar, doğal yasalar ve insan ile diğerleri  arasındaki ayrım üzerine fikirleri tartışmamız gerekmektedir.

Bu varsayıma göre, doğada karşılığını bulabilen tek zaman algısı şimdidir. Geçmiş, yalnızca insanlar tarafından, anıda ya da hatırada ‘geçmişin yorumlanması’ olarak kavramsallaşan bir zihin kurgusunun ürünüyken; gelecek, “bir şeyi tahayyül ederken, onun yaratabileceği bütün muhtemel sonuçları araştırmamız[dan]” doğan ve “geçmişteki işlerin sonuçlarını şimdikilere uyarlayan zihnin bir kurgusudur.” (Hobbes, 1992: 31-2) Bu sebeple, geçmişin ve geleceğin doğada bir mevcudiyeti yoktur. Bu durum, Hobbes’a göre, insanı diğer canlılardan ayıran temel özellikleri yaratan durumdur. Özetle, insanla insan-olmayanı ayıran özellik; hatırlama, geçmişin yorumlanması ve öngörü gibi eylemlerin işaretler ya da semboller vasıtasıyla yarattığı ve paylaşıldığı — konuşma gibi — bir çeşit tahayyül ya da kurgulama kapasitesidir. (Hobbes, 1992: 31-2)

Geçmişi yorumlayarak, geleceğe dair kurgusal öngörülerde bulunma kapasitesi olan insan, bu doğal ve ayırdedici özelliğinin verdiği hakla, temel doğa yasası olduğu iddia edilen (ki bu yasa, “doğal olarak, herkesi herşeyi yapmaya hakkı vardır” cümlesiyle özetlenmişdir.) insanları çatışmaya sürükleyen üç temel özelliğin yaratılmasına sebep olur. Bunlar, rekabet, güvensizlik ve şandır. (Hobbes, 1992: 94, 97)

Hobbes doğal hakları şöyle tanımlar:

Yazarların genellikle jus naturale dedikleri doğal hak, kendi doğasını, yani kendi hayatını korumak için kendi gücünü dilediği gibi kullanmak ve, kendi muhakemesi (judgement) ve aklı (reason) ile, bu amaca ulaşmaya yönelik en uygun yöntem olarak kabul ettiği her şeyi yapmak özgürlüğüdür. (Hobbes, 1992: 96)

Bu doğal haklar vasıtasıyla yaratılan, rekabet-güvensizlik-şan üçgenindeki anarşik durum, ancak “ölüm korkusu, rahat bir hayat için gerekli şeyleri elde etmek arzusu ve çalışarak onları elde etme umudu” gibi barışa yönelten duygular aracılığıyla doğal yasalara ya da doğa yasasına dönüşürler. (Hobbes, 1992: 96) Doğa yasası ya da lex naturalis:

akılla bulunan ve insanın kendi hayatı için zararlı veya hayatını koruma yollarını azaltıcı olan şeyleri yapmasını yasaklayan veya insanın hayatını en iyi şekilde koruyabileceğini düşündüğü bir ilke veya genel kuraldır. Bu konuda yazıp çizenler, jus ve lex, yani hak ve yasa terimlerini karıştıragelmişlerse de, bunların birbirinden ayrılması gerekir; çünkü hak, yapmak veya yapmamak özgürlüğünden oluşur; yasa ise, bunlardan birini tesbit ve ilzam eder: yani, yasa ve hak, aynı konuda birbiriyle tutarlı olmayan yükümlülük ve özgürlük kadar ayrı şeylerdir. (Hobbes, 1992: 96-7)

Bu noktada, muhakeme ve akıl (judgement ve reason) kavramlarının ve bu ikisi yoluyla elde edilen doğal hakların ve doğal yasaların doğallığı tartışılmalıdır.

İlk olarak, “herşey üzerinde hak” iddiası ideolojik bir diskurdur (baskın söylem ve yaklaşım). Bu baskın söylemler, dönemin erk mücadeleleri vasıtasıyla yaratılır ve daha önemlisi mücadelenin galipleri tarafından dominant paradigmalara dönüşür. (Kuhn, 1970) Tarih bu noktada kendi dominant paradigmasını tarihselleştirmeye çalıştığı için geriye dönük, kurgusal bir tarih-yazımı yaratır. Bu da büyüme, ilerleme, gelişme ve kalkınma gibi farazi kavramların insanlar tarafından benimsenmesine yol açar. Bir örnek vermek gerekirse, Foucault der ki:

Hayvan ve bitki sınıflandırmalarını ele alalım mesela. Bunlar, Ortaçağ’dan beri bütünüyle farklı kurallara göre sık sık tekrar yazılmışlardır: Simgecilik tarafından, doğa tarihi tarafından, karşılaşıtırmalı anatomi tarafından, evrim teorisi tarafından. Bu yeniden-yazım her seferinde bilgiyi işlevleri, ekonomisi, iç ilişkileri bakımından bütünüyle farklı bir hale getirir. Burada bir büyüme ilkesinden çok bir ayrılma, farklılaşma söz konusudur. (Foucault & Chomsky, 2005: 30-1)

Bütün bu dönüşen söylemler, retorikler ya da kurallara göre yeniden yazılan tarih, her zaman evrensel bir diskura gönderme yapar: insanın doğa üzerindeki doğal hakkından kaynaklanan tahakkümüne. Bu, yalnızca doğaya verilen tahribatın, ideolojik olarak, örtük bir meşrulaştırılma çabası değil. Bu ideolojinin kendini doğallık vurgusu yaparak evrensellik iddiası ardına gizlemesi de dikkate alınmalıdır. Bu evrensellik iddiası tam da, herşey üzerindeki hak iddiasını meşrulaştırmak, onu doğal, genelgeçer bir hak ve yasa olarak sunmak adına kurgulanmış bir düşünce dizgesinin elemanıdır. Haklar, yasalar ve onların evrenselliğini yapılan atıflar, doğal süreçlerin değil, toplumsal, iktisadi, kültürel ve politik pratiklerin yarattığı sınıf mücadelelerinin, üretim biçimlerinin ve toplumsal ilişkilerin yarattığı süreçlerin sonucudur. (Foucault & Chomsky, 2005: 33)

Özetle burada karşı karşıya olduğumuz vaziyet, “doğa üzerindeki insan tahakkümü” bilgisinin Batı’da, “bir araştırma nesnesi ve bir bilgi nesnesi haline gelmesi[nin]” ekonomik ve toplumsal durumla bağlantılı olmasıdır, ve dahası, bu bilginin içeriğinin, kendini “toplumun içine saçılmış, o toplumun her yerine nüfus etmiş ve kendini eğitimin, teorilerin, pratiklerin vs. temeli olarak ortaya koymuş olmasıdır. Doğal varlıklara ve kavramlara ilişkin betimleme ve çözümlemeler, epistemolojik göstergelerdir, evrensel ve genelgeçer nosyonlar değil. (Foucault & Chomsky, 2005: 11, 33)

Burada eleştirilmesi gereken, hak ve yasa kavramlarının doğal değil, yapay/insan-yaratısı ve soyut kavramlar olmasıdır. Doğada hak kavramına denk düşen bir vak’a bulmak ancak o vak’anın, hak nosyonu etrafında insan tarafından manipule edilmesiyle gerçekleşir. Diğer bir deyişle, doğada ‘hak’a dair yapılan her atıf zihnin bir kurgusu, doğada gelişen bir olayın insan tarafından yorumlanmasıdır. Doğada hak yoktur ve hak doğal bir olgu ya da unsur değildir.

Doğa bir dizge olarak hak kavramından ziyade, uzun vadede düzensizliğe ya da azami dağıntıya evrilen bir dizgenin kısa vadede bir düzen ya da denge yaratma pratiği ve bunun mücadelesidir. Hayat dediğimiz kavram da bu mücadelenin bir parçasıdır, fakat doğa üzerinde tahakküm kurmak ya da uzun vadede sözde-doğal bir dizge yaratma pratiği doğası gereği doğal değildir. Bu yaklaşım ideolojiktir ve oksimorondur (zıtların birleşimi).

Doğal hak kavramı ne kadar oksimoronsa, bu haktan gelen tahakküm de bir o kadar doğa-dışıdır. İnsanın ya da her hangi bir canlının, doğal olarak, böyle bir tahakküm hakkı doğada yoktur. Herşeyi, belirli bir insani düzen altında, diğer bir değişle kapitalizm altında, domine etmek, tahakküm altına almak ve kontrol etmek, tek bir uluslararası iş bölümü ve birden çok politik yapı altında örgütlenen kapitalist dünya-sisteminin kurumsallaştırdığı bir diskur ve pratiktir. Bu pratik, kendini yalnızca doğayı tahribat ederken göstermez. Aynı zamanda, doğanın “korunması” ya da “düzenlenmesi” kisvesi altında doğanın ideolojik bir kavram olarak şeyleşmesinde, ya da metalaşmasında da gösterir. Bu, doğanın, kapitalizmin yabancılaştıran ve sapkınlaştıran yapısının itkisiyle dünya pazarında alınıp satılabilen bir meta haline gelmesini sağlar. (Zizek, 2010) Diskurda, uzun vadede doğayla dengede bir düzen yaratılıyormuş gibi gösterilmesine rağmen, bu entropinin kısa vadeye indirgenmesidir, yani doğanın kısa vadede kurmak için mücadele ettiği ekolojik dengenin tahrip edilmesidir. Uzun vadede insan, doğanın değil, kendi türünün, daha doğrusu ekonomik bir dizge olan kapitalizmin, sürdürülebilirliğine odaklanmış ya da odaklanmak zorunda bırakılmıştır.

Böylelikle, tarihte ilk defa, bir canlı türü, kendi yaratısı olan üretim biçimleri ve ilişkileri ve politik yapılarının bir sonucu olarak jeolojik bir çağa, küresel ölçekte, müdahalede bulunmuş, insan-yaratısı jeolojik bir çağa, tahakküm altına aldığı diğer türlerin azaldığı ve kendi türüne bile tehdit olduğu bir çağa, sebep olmuştur. Bu çağ anthropocene olarak adlandırılmaktadır. (Zizek, 2010)

Tarım arazileri yaratmak, açılan arazide yapılacak yatırımlarla rant sağlamak için ya da savaş, çitleme (enclosure movement), özelleştirme ve yol yapımı bahanesiyle  ormanların kesilmesi ve yakılması ya da diğer adıyla ormansızlaşma politikası (deforestation); çevre ülkelere merkez ülkeler tarafından tarihsel olarak dayatılan aynı ürünün yıldan yıla ekilmesiyle (monocropping) ve kullanılan kimyasal zirai ilaçların ve pestisitlerle toprağın verimsizleşmesi, hidroelektrik santraller ve barajlarla derelerin ve akarsuların kurutulması; fabrika atıklarının, termik ve nükleer santrallerin atıklarının sebep olduğu çevre tahribatı ve küresel ısınma. Liste uzayıp gider fakat anthropocene, tarihsel olarak, bu ve benzeri pratikler ve diskurlarla yaratıldı.

Bu noktada, yukarıda bahsettiğim pratiğin ve diskurun bir kaç örnekle anlatmak isterim.

On yedinci yüzyılın ortalarında, İngiltere hükümeti çitleme hareketiyle ilgili bir yasa çıkarır. BÇoğunlukla orman arazilerinden oluşan bu müşterek alanlar, tarla açılması ya da fabrika kurulması gibi gerekçelerle, tahrip edilmiş, çıkarılan yasalarla, müşterek alanlar çitlerle çevrelenmiş ve kar odaklı üretime açılmıştır. Bu müşterek alanlarda ikamet eden ve geçim ekonomisi de denen “subsistance economy”nin, yani kendi kendine yeten ve doğaya adapte bir üretim biçimi ve ilişkisinin, kırılmasını beraberinde getirir. Bu alanlarda, kendi kendie yeten ya da yarı-proleter hanelerde yaşayan insanlar; “toprak-konducular, seyyar zanaatkarlar ve inşaat işçileri, işsiz erkekler ve iş arayan kadınlar, gezgin oyuncular, halk şairleri ve jonglörler, işportacılar ve şifacılar, çingeneler, berduşlar ve derbederlerdir.” (Hill, 1991). Müşterek alanların özelleştirilmesi ve çitlenmesiyle, bu insanlar bu alanlardan zorla çıkarılmış, sadece maaşa bağlı bir hayata itilmiş ve şehirlere göç etmek zorunda bırakılmışlardır. On yedinci yüzyılda, doğa tahribatı ile başlayan, artı-değerle bağlantılı olarak ortaya çıkan doğaya ve kendine yabancılaşma ile devam eden ve en son olarak da insanın kendi türünü tahribatıyla, bu döngü dizgesel olarak tamamlanmıştır. Karl Marx bunu, “ilkel birikim,” yani üreticinin üretim araçlarından mahrum bırakılmasının tarihsel süreci olarak adlandırır. (Marx, 1906: 786)

Neoliberal olarak  isimlendirilen, kapitalist dünya-ekonomisinin son 40-50 yılında, bu dizge David Harvey tarafından “mülksüzleştirme yoluyla birikim” olarak adlandırılmıştır. Mülksüzleştirme yoluyla birikim, toprağın metalaşması ve özelleştirilmesi süreçlerinden, köylünün toprağından zorla çıkarılması pratiğinden, müşterek ve kollektif olan mülkiyet haklarının dönüştürülmesinden,  müşterek alanlara erişimin baskılanmasından, emeğin metalaşmasından ve yerel üretim ve tüketim biçimlerinin tahrip edilmesinden oluşur. (Harvey, 2007: 159) Doğanın “çitlenmesiyle” insanın kendi doğasından yabancılaşması nasıl ilintiliyse doğanın tahribatıyla insanın tahribatı da aynı şekilde ve kaçınılmaz olarak ilintilidir. Kısacası on yedinci yüzyıldan başlayarak kurumsallaşan doğa tahribatı ve onun getirdiği yabancılaşma ve insana yapılan şiddet, hala toplumsal bir gerçektir.

İnsana yöneltilen devlet şiddetinin tekrardan doğanın tahribatıyla sonuçlandığını ve döngüsel bir ilişkiye girdiğini açıklamak, bu dizgeyi anlamak için yerinde olacaktır. Bu noktada, geçen yazıda bahsedilen, savaş ve vergilendirme ekseninde bir değerlendirme yapmamız gerekmektedir.

Türkiye’nin örtük (?) bir şekilde desteklediği IŞİD tarafından gerçekleştirilen Suruç Katliamı’yla başlayan, Türkiye devletinin ve onun ideolojik aygıtlarının topyekün savaş çağrılarıyla tırmanan şiddet çemberinde, bombalanan  köyler, katledilen insanlar, infaz edilen çocuklar, tekbir getiren askerler, “Türkün gücünü” gösteren özel hareket timleri, devlet şiddetinin gerçek yüzünü gözler önüne serdi. Fakat toplumun büyük bir kesiminin gözünden kaçan başka bir tür şiddet eylemi daha gerçekleşti: Şırnak’ın Silopi ilçesi yakınlarındaki Cudi Dağı’nda ve sonrasında Lice’de asker tarafından çıkarılan orman yangınları.

Hava saldırılarıyla çıkan orman yangını bir tarafa, jandarma tarafından yangını söndürmeye  çalışan insanlara müdahale edilmesi — ki Lice’de 15 köy ve 50 dönüm, Cudi Dağı’nda yüzlerce dönüm orman arazisi kül oldu — devletin yaşama verdiği değeri bir kere daha ortaya koydu. (Bu, orman yangınlarının, halklara karşı bir şiddet aracı olarak kullanılmasını ilk örneği değil elbette. ABD’nin Vietnam savaşında kullandığı erbisit ve napalm gibi kimyasal silahlar, devletlerin sadece halklara değil, o halkların yaşadığı doğaya karşı da şiddet tekelini sonuna kadar kullandığının bir göstergesidir.)

Savaşan devlet her zaman borçlanmak durumundadır. Bu tarihsel bir gerçekliktir. Savaşın borçlanma yoluyla finanse edilmesi, açılan üsler, alınan silahlar, ordunun lojistiği vs. her zaman borçlanma yoluyla gerçekleştirilmiştir. Bu borçlanma, savaş sırasında ve sonrasında hep aynı yöntemle kapatılmaya çalışılır: Borcun toplumsallaştırılması yoluyla. Böylelikle zenginlerden alınan borçlar, faiziyle geri ödenir. Toplum fakirleşirken, zenginler daha da zenginleşir. Bir önceki yazıda bahsedilen borcun vergi yoluyla toplumsallaşması konusunda görülebileceği üzere. Fakat Türkiye’de, borcun toplumsallaştırılması, yakın bir zamanda gündeme gelen ironik bir vergiyle yapılmaya çalışılmaktadır: iklim değişikliği vergisi. Doğaya ve insana verdiği tahribatla bu konuda rekortmen olan AKP hükümetinin doğaya verdiği tahribatın parasal geri dönüşünü, bu isimde bir vergiyle yapabilmesi aslında ironiden öte, devlete böyle bir hareket alanı bırakan bizlerin, yani halkın, suçudur ve trajiktir.

Ağaçları kesip AVM, yol ve köprü yapan, ırmakları ve dereleri HES’lerle kurutan ve doğaya her türlü tahribatı veren ya da tahribatı vereceklere altyapı ve lojistik sağlayan devletin, aynı zamanda iklim değişikliği vergisi adı altında doğayı “babacan” ve üstten bakan bir tavırla koruyormuş gibi yapmasının altındaki sebepler, umarım, biraz daha açık ve net anlaşılmıştır.

Okuduğunuz için teşekkür ederim.

Onur Alptekin

19.08.2015

Kaynakça:

  1. Foucault, M., & Chomsky, N. (2005). İnsan Doğası: İktidara Karşı Adalet. İstanbul: bgst Yayınları.
  2. Harvey, D. (2007) A Brief History of Neoliberalism. New York: Oxford University Press.
  3. Hill, C. (1991). The World Turned Upside Down: Radical Ideas During the English Revolution. New York: Penguin Books, 1991.
  4. Hobbes, T. (1992). Leviathan veya Bir Din ve Dünya Devletinin İçeriği, Biçimi ve Kudreti. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
  5. Kuhn, T. (1970) The Structures of Scientific Revolutions. Chicago: University of Chicago Press.
  6. Marx, K. (1906) Capital: A Critique of Political Economy. Edited by Friedrich Engels. New York: The Modern Library,.
  7. Zizek, S. (2010). The Future as Sci Fi: A New Cold War. 2015 tarihinde Lacan: lacan.com adresinden alındı
Reklamlar

6 thoughts on “DOĞANIN DEVLET VE KAPİTALİZM TARAFINDAN SINIRLANDIRILAN GEOMETRİSİ

  1. Teşekkürler. Aydınlatıcı ve öğretici. Bugüne ilişkin olan kısım biraz daha geniş olursa daha yol gösterici olur kanısındayım.

  2. Tabii bu kaygıda Ankara’da sıcak siyasi pratiğin içinde olmaktan kaynaklanıyor denebilir.

    1. Selam İrfan Abi,

      Yorumların için teşekkürler.

      Son günlerde gündem o kadar dolu ki, karşı çıkmaya zamanımızı yetiştiremeyecek kadar geniş bir haksızlık yelpazesine sahibiz. Elimden geldiğince hepsini burada yazmaya, pratikte de karşısında olmaya devam ediyorum Sonraki yazılarımda güncel konulara değinmeye çalışacağım. Birkaçı hakkında yazdım hatta.

      Fakat ilk olarak, devlet, kapitalizm ve şiddet ilişkisini teorik ve tarihsel bir düzleme oturtmaya çalışıyorum. Zaten AKP’de bu düzleme paralel ilerliyor gibi gözüküyor.

      Görüşmek üzere,
      Onur

  3. iklim degisikligi vergisi konusunu ilk kez sende gordum.cok dogru oturtmussun. nefis bir yazi tebrikler. 2 yada 3 parcaya bolumerek de okunsbilir, baglantilar yine de kopmaz.

Eleştirel Eleştiri'nin Eleştirisi'ne Katkı

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s