ŞİDDETİN İDEOLOJİ YOLUYLA GİZLENEN İKTİSADİ GEOMETRİSİ


Toplumsal bütünü fiilen denetleyen, ezen ya da bastıran bütün siyasi iktidar ilişkilerini, gizlenmiş olsalar bile, işaret etmemiz ve gözler önüne sermemiz gerekir.

Michel Foucault


Devletin, şiddetin tekelini kendine hak görmesinden bahsederken, düzenli orduların örgütlenmesi; silahlanmanın bu örgütlenmenin kontrolünde tekelleşmesi; kolluk kuvvetlerinin devletin merkezileşmesiyle birlikte yarattığı savaş  pratikleri ile siyasi ve toplumsal baskı aparatları; ve tabii ki iktidarının idamesi için hükümetler tarafından dayatılan kaynakların çıkarılması ve talanı akla ilk gelenler oluyor. Kısacası, iktidar hükümetin ellerinde toplanıyor ve yürütme, polis, ordu ve devlet aygıtı gibi belli sayıda tikel kurum yoluyla uygulanıyor. (Foucault & Chomsky, 2005)

Şiddetin mekansal örgütlenmesi, ceza ve disiplinle birlikte ilerleyen tarihsel bir süreçtir ve şiddetin tekelini elinde bulunduran devletin şiddeti yaşattığı, mekana bağlı tikel kurumlardan ve pratiklerden bahsetmek gerekir. Örneğin, toplama kampları, şiddetin mekansal ve sistematik olarak örgütlendiği alanlardan biridir. Aynı hapishaneler, okullar, fabrikalar, mülteci kampları, sağlık sistemi ve akıl hastaneleri gibi. Ya da mezbahalar, tavuk çiftlikleri ve mandıralar gibi.

Yalnızca şiddeti uygulayan ve şiddetin mağduru olan süjelerin değil, şiddetin kapasitesi, araçları ve kapsamının da değişiklik gösterdiği bu mekanlarda, şiddet benzer bir yöntem/metotla uygulanmaktadır. Bu benzeşen yöntem, belirli bir ekonomik, toplumsal, politik ve tabii ki ideolojik bir çerçevede, bir mekan içerisinde fiziksel güç ya da muktedirin erki kullanılarak bir araya getirilen ve hapsedilen canlıların, fiziksel ve/veya psikolojik işkenceye maruz kalması, toplumdan tecrit edilmesi ve/veya sistematik olarak öldürülmesidir.

Hem mekansallığının doğası gereği gelen temerküz sebebiyle hem de kurumsallaşması ve sistematikleşmesi sebebiyle mekansal olarak örgütlenen şiddeti,  tespit ve analiz etmek görece kolaydır. Tespit ve analizi daha güç olan, şiddetin mekansal sınırlarından kurtulduğu ya da sınırlarının muğlaklaştığı süreçlerdir. (Mekansal şiddetin analizi görece kolaydır diyorum fakat bu analizleri yapabilmek için şiddetin, disiplinin ve cezanın ve bunları uygulayan kurumların tarihlerini incelemiş, bu şiddeti gözler önüne sermiş, Michel Foucault, Charles Tilly, Max Weber gibi düşünürleri de burada anmak gerekir.)

META FETİŞİZMİ VE MUĞLAKLAŞAN ŞİDDET

Mekansal sınırları muğlaklaşan şiddetin, Karl Marx’ın Kapital‘in birinci cildinde kavramsallaştırdığı meta fetişizmiyle bağlantısını açıklamak, şiddetin ideolojiyle bağlantısını, özellikle de ideoloji vasıtasıyla nasıl gizlendiğini göstermek açısından gereklidir. Öncelikle, meta fetişmizini doğuran koşullara bir bakalım.

İnsanın işleyimi sayesinde doğada varolan materyallerin biçimini değiştirerek kendi kullanımına hazır hale getirmesi, insan emeğinin bir özelliğidir. Bu özellikten analiz edebileceğimiz iki değer çıkar. Bunların ilki, ahşabın formu değiştirilerek masa haline getirilmesi örneğiyle anlatılan, bir eşyanın kullanım değeridir. Bu eşya ya da şey, diğer şey ve eşyalarla bir metalaşma ilişkisine girmemiştir, yani metalaşmamıştır. Bir eşyanın metalaşması, yani diğer metalarla değer üzerinden bir ilişki içine girmesi ve insanın emeğinin diğer insanların emekleriye toplumsal bir ilişkiye girmesi, mübadele değeri denilen kavramı doğurur. İnsan emeğinin toplumsal özelliği, emeğinin ürününde somutlaşır çünkü üreticiler arasındaki ilişkiyle emeğin genel toplamı arasındaki ilişki — yalnızca ürünlerini mübadele eden üreticiler arasındaki değil, aynı zamanda emeklerinin ürünleri arasındaki ilişki de — toplumsal bir ilişki olarak sunulur. Bu yüzden emeğin ürünü metalaşır. (Marx, 1906)

Şeylerin meta olarak mevcudiyetiyle, meta olarak damgalanmış emeğin ürünleri arasındaki değer ilişkisinin, maddi ilişkilerle ya da fiziksel biçimlerle hiçbir alakası yoktur. Bu, insanların toplumsal ilişkilerinde, şeyler arasındaki ilişkinin düşsel bir biçimini kurgulamasıdır. Diğer üreticilerden ayrı olarak üreten bireylerin özgül emekleri, ürünleri mübadele ettikleri ana kadar toplumsal bir temas halinde değildir. Yani bir üreticinin emeği, mübadele eyleminin yarattığı, doğrudan ürünler arasındaki ve dolaylı olarak üreticiler arasındaki ilişkiler vasıtasıyla toplumdaki bütünsel emeğin bir parçası olur. (Marx, 1906)

Metaların fiyatlarının analizi, değerin büyüklüğünün belirlenmesine ve bütün metaların para cinsinden açıklanması da metaların özelliklerinin değer olarak kurulmasına yol açar. Metalar dünyasının nihai parasal biçimi, bireysel emeğin toplumsal özelliğini ve bireysel üreticiler arasındaki toplumsal ilişkiyi gizler. Bu,  insanlar arasındaki ilişkinin maddi bir ilişkiye, emeğin ürünleri arasındaki ilişkinin toplumsal bir ilişkiye dönüşmesidir, yani insanlar arasındaki ilişkinin emek-(artı)değer-mübadele ilişkisine, ürünler arasındaki ilişkinin sosyal statüye endekslenmesidir. Marx, meta olarak üretilen emeğin ürününe kendini iliştiren ve metaların üretiminden sökülemeyen; metafizik inceliklerle (subtlety), teolojik süslerle çevrelenmiş, tuhaf, mistik ve esrarengiz şeye, meta fetişizmi demiştir. (Marx, 1906)

Meta fetişizminin üç temel noktasını tekrar vurgulayalım: metanın para biçiminin emeğin toplumsal özelliğini gizlemesi, metalar arasındaki ilişkinin düşsel ve toplumsal bir ilişkiye — hatta toplumsal statünün bir belirleyicisi haline — dönüşmesi ve metanın  kendi fiziksel özelliklerinin ötesinde görünmez bir aşkınlık (transcendence) özelliği kazanması.

Bu noktada, aşkınlık kısmını biraz daha açmak gerekmektedir. Marx’ın kavramsallaştırdığı metanın aşkın bir özellik kazanması, Lacancı tabirle “arzunun ulaşılamaz nesnesi” (objet-petit-a) olarak tanımlanır. Arzulanan metaya ulaşılamamaktadır çünkü aslında arzulanan metanın kendisi değil, arzunun kendisidir. Diğer bir deyişle, arzulanan, metaya atfedilen kurgusal ve görünmez aşkınlıktır, metaya ilişen metafizik ve teolojik inceliktir, ürünlerin toplumsal ilişkilerini belirleyen “tuhaf, mistik ve esrarengiz şeydir.” Bu sebeple de hiçbir zaman ulaşılamamaktadır. (Lacan, 1996; Zizek, 1999) Zizek bunu örneklendirmek için kola örneğini vermektedir. “Her bardakta gerçek doyum,” “gerçek şey (the real thing)” ya da “kola – işte bu (that’s it)” gibi sloganlarla pazarlanan kolanın paradoksu, susadığında içilmesi ve bilindiği gibi ne kadar çok içilirse o kadar susatmasıdır. O zaman bu “gerçek şey” tam olarak nedir? Metanın dialektik özelliği gereği, kolanın sonrasında daha çok susatması “gerçek şey” olarak sunulan kolanın görkemli (sublime) durumdan dışkısal duruma geçişidir. Öncesinde metanın arzulanan çekiciliği, ulaşıldıktan sonra bir anda kendini dışkısal/tiksindirici bir konuma sokmaktadır: bu, meta fetişizmi tarafından arzulanır hale getirilen metanın en temel diyalektiğidir. (Zizek, 2012)

Peki şiddetle meta fetişizmi arasındaki bağ nedir? Bunu bir örnekle anlatmak daha iyi olacak. Örneğin, kar marjı ve değeri yüksek, zaruri olmayan bir meta olan Bone China‘yı (kemik porselen) ele alalım.

Bir yemek takımı olan bu metayı, meta fetişizmi denen metafizik ayrıntıdan kurtarmak adına yukarıda vurguladığımız üç özellikten faydalanacağız. İlk olarak, yukardaki sıralanan maddelerin son ikisinden kısaca bahsetmek istiyorum.

Bir şey ya da kullanım değeri olarak hiçbir toplumsal statüsü olmayan bu porselen türü, metalaşmasıyla birlikte toplumsal bir statü kazanmaktadır. Bu metaya sahip olmanın getirdiği ya da getirdiğine inanılan bu toplumsal statü, toplumsal ilişkiler içerisindede tanımlanmıştır. Yani, bu ürünü almak belirli bir alım gücüne, belirli üretim ilişkilerinde konumlanmış toplumsal bir sınıfa işaret etmektedir ve bu sebeple toplumsal bir ilişkidir. Aynı zamanda, kullanım değeri, yemeği muhafaza ve servis etmek olan bu porselenlerin, bu toplumsal ilişkiden gelen aşkın bir değeri daha vardır. Bu da onun arzulanmasıdır. Bu arzu, porselenin, içindeki materyallerin ya da onun fiziksel özelliklerinin arzulanması değildir. Çünkü daha yüksek toplumsal bir statüye eklemlenen, mübadele değeri daha yüksek bir metanın üretilmesiyle, bu porselen ürün bir atık/artık olacak, yeni prestijli meta onun yerini alacaktır. Bu, yukarıda bahsettiğimiz üzere, arzunun arzulanmasında kendini gösterir.  Yani altında yatan sebebe bakıldığı zaman, arzulananın belirli bir toplumsal statü göstermek, diğer bir deyişle hakim sınıfa dahil olma arzusunun ifadesi, olduğu düşünülebilir. Bu arzu da bitmeyen  bir arzudur, çünkü hep “daha fazla” imgesine sıkışmıştır. Arzulanan, bu “daha fazla” ile benlik arasında kendini yaratır. Diğer bir deyişle, arzu ulaşılamayan objeyle insanın kendisi arasındaki boşluktadır.

Öte yandan, emeğin toplumsal özelliğini ve üreticiler arasındaki toplumsal ilişkiyi gizlemesi bakımından meta fetişizmi şiddetin mekansal sınırlarından kurtulmasında etkin bir rol oynamaktadır. Bu metalaşma sürecindeki üretim ilişkilerinin de meta fetişizmi tarafından görünmez kılınmasıyla gerçekleşir.

Bone China, %5o oranında kemik tozu, %25 oranında Cornwall taşı (bir tür granit) ve %25 oranında kaolin (granit kayaçlardan elde edilen bir kil türü) içerir. 1748’de Londra’da üretilmeye başlanan ve yaklaşık 200 yıl boyunca çoğunlukla İngiltere’de üretilen, Bone China bugün, Çin başta olmak üzere, Bangladeş, Hindistan, Endonezya, Sri Lanka ve Tayland’da üretiliyor. 20. yüzyılın ortasından başlayarak bu ürünün üretim sürecinin yeniden-konumladırılmasının (relocation of the production process) sebebi, merkez ülkelerin artan rekabet yüzünden kar marjı düşme eğilimi gösteren bu porselen türünün üretimini, ucuz işgücü, vergi muafiyeti gibi üretim maliyetlerinin az olduğu yerlere kaydırarak kar marjını tekrar arttırmak ve bu sektördeki tekelci konumunu tekrar kazanmak olarak analiz etmek mümkün. Çin gibi “çalışma kamplarında” toplanan çocuk işçilerin, düşük ücretlerle ve fiziksel şiddetle çalıştırıldığı bu bölgeler, üretim ilişkileri tarafından belirlenen şiddetin en önemli örneklerinden biridir. Bu şiddet, porseleni evinde toplumsal statü olarak kullanan insanlardan, Çin’deki fabrikalara kadar uzanan, mekansal sınırları muğlaklaşmış, uluslararası iş bölümü (çevre ve merkez tipi üretim süreçleri) tarafından yaratılan bir şiddetin de bir örneğidir.

Fakat bu şiddetin mekansızlığı bu kadarla da sınırlı değildir. Kemik tozu sektörü için mezbahalarda – ki yöntemsel olarak Nazi’lerin toplama kamplarıyla aynı mantığı içermektedirler – toplanan ve katledilen hayvanlar da bu şiddetin meta fetişizmi tarafından gizlenen kurbanlarındandır. Her yıl 56 milyar hayvan; et, süt, yumurta, deri, kürk, kemik tozu, sığır jelatini gibi meta fetişizmiyle gizlenen üretim ilişkilerine sahip sektörler tarafından katledilmektedir. Bu hayvanların birer meta olarka görülmesinin, “canın” metalaşma sürecinin en somut örneklerinden biridir. Aynı üreticiler arasındaki ilişkinin maddi bir ilişki olarak tanımlanması ve metalaşması gibi.

Bu hayvanların beslenmesi için GDO’lu gıdalar toprağı zehirlemektedir ve her yıl aynı ürünün ekilmesiyle (monocropping) toprak verimsizleşmektedir. Örneğin, %85’i besi hayvanları için (üretilen soya fasulyesinin sadece %6’sı insan tüketimi için kullanılmaktadır) üretilen soya fasulyesi yüzünden Latin Amerika’da yağmur ormanları kesilmekte, savanalar yok edilmekte, buna bağlı olarak ekosistemler çökmekte ve jaguar ve dev karıncayiyen gibi hayvanların soyu tükenmektedir. Bir önceki yazıda da değinildiği gibi, doğanın talanı ve tahribatı, romantik bir insancıllık değildir, bu tahribat en nihayetinde insanı da etkilemektedir. Yalnızca geleceğini de değil, aynı zamanda bugününü de, hem de bugününün sınıf çatışmalarını etkileyecek şekilde.

Brazilya ve Arjantin gibi ülkelerde, soya üretiminde tekelleşen şirketler, küçük çiftçileri ve toplulukları topraklarından ederek (“mülksüzleştirme yoluyla birikim”) insanları sömürüyor. Örneğin, Brezilya’nın Maranhão bölgesinde, son bir kaç yılda artan soya fasulyesi üretimi yüzünden artan arazi anlaşmazlıklarının sayısı %424 arttı. Arjantin’in Chaco eyaletinde, 2007 ile 2010 yılları arasında 153 arazi anlaşmazlığı yaşandı. Bu durum, 1,720,000 hektarlık alanda 98,000 kişinin hayatını etkiledi. (yukarıdaki datalar WWF’nin websitesinden alınmıştır) Yerli tohumu yasaklayan, tohum üretimini tekellerin ve onların taşeronlarının eline bırakan, GDO’lu ürünlerin önünü açan “tohumculuk kanunu” adı altındaki, tohumun siyasi iktisadını da burada bir kere daha hatırlatalım. (Tohumculuk Kanunu ≥≥)

Bone China konusuna dönersek, bir de Cornwall taşı ve kaolin kilinden bahsetmek gerekir ki, (ülkemizde de doğaya bir tehdit haline gelen) taş ocaklarını, ocaklardaki üretim ilişkilerini, işçilerin çalışma koşullarını ve meta fetişizmi tarafından “başarıyla” gizlenen üretim süreçleri ve toplumsal ilişkileri ve tabi ki bunların doğurduğu şiddeti görmek mümkün olacaktır.

china_clay_F67_017  kaolin

En başta Foucault’dan alıntılandığı gibi ilk görevimiz bunları işaret etmek ve gözler önüne sermektir.

Kapitalist dünya-sistemi, küresel meta zincirleri (commodity chains) vasıtasıyla, emeğin toplumsal özelliğini gizleme bağlamında, metalara eklemlenen bu meta fetişizminin kapsamını, bu zincirin her halkasında arttırmaktadır. Bu da, küresel ölçekte insanı, çevreyi, hayvanı, kısacası hepimizi kapsayan bir şiddet çemberini kapsayacak kadar genişlemekte, nihai ürüne ulaşma sürecindeki her üretim sürecinde bu metalara eklemlenerek, bu süreçlerin arkasındaki toplumsal ilişkileri ve kaçınılmaz olarak şiddeti gizlemeyi başarmaktadır.

ŞİDDET PRATİKLERİNİN EKONOMİK ÖRGÜTLENME BİÇİMLERİ

Mekansal olarak örgütlenen tarihsel ve sistematik şiddet ve disiplin alanları, bu kurumsal şiddeti üreten, dönüştüren ve yeniden-üreten ideolojinin de etkisiyle mekansallığından kolaylıkla sıyrılabilmektedir. Mekansal sınırlarından kurtulan ve toplumsal ilişkilerin içine zerk edilen şiddet nosyonu, denetim, gözetim ve kontrolün yanına özyıkım, oto-sansür ve kendini denetleme, gözetleme, kısıtlama gibi pratikleri ekleyerek, ideolojinin “görünmez eliyle” toplumsal ve politik ilişkiler konusunda belirleyici bir rol üstlenmektedir. Foucault’nun da dediği gibi, “hayatımızın en canalıcı konusuyla, yani içinde yaşadığımız toplumla, onun içinde işlediği ekonomik ilişkilerle ve davranışlarımızın düzenli biçimlerini, tabi oldukları düzenli izin ve yasakları tanımlayan iktidar sistemiyle ilgilenmemek için nasıl bir körlük, nasıl bir sağırlık, ne kadar yoğun bir ideoloji çökmüş olmalı insanın üzerine!”

1785’te Jeremy Bentham tarafından hapishaneler için tasarlanan Panoptikon, meta fetişizminin toplumsal ve ekonomik süreçleri gizlemesi gibi, bir ideoloji örtüsü altında, iktidar tarafından toplumsal ilişkilerin geneline yayılmış, şiddeti ve tahakkümü normalleştirerek gizlemiştir. Bu normalleştirme, arzunun arzu edilmesiyle, yani ulaşılamayan arzunun nesnesi, yoluyla bir metanın etrafında hayalet gibi gizlenebilmesinde yatar. Diğer bir deyişle, toplumumuzda – fiziksel ya da potansiyel – şiddet adı altında bir heyula dolaşmaktadır.

Elbette, bu mekansallığı kaybolan ama kurumsallığını ve sistematikliğini koruyan şiddet, yeni bir olgu değil, tarihsel bir süreçtir. Tam da bu tarihselliği sayesinde iktidar, tahakkümü ve şiddeti kendine evrensel bir hak gibi kurgulayabilmekte ve bu tahakkümü “siyasi iktidarla hiç alakası yokmuş, sanki ondan bağımsızmış gibi görünen – oysa aslında hiç öyle olmayan – belli kurumlar aracılığıyla da” uygulamaktadır. (Foucault & Chomsky, 2005)

Erken modern dönem Avrupası’nda şiddetin mekansal sınırlarından sıyrıldığı kritik dönemeçlerden biri, şiddetin halka açık infazlarla ve işkencelerle toplumsallaştırılması ve normalleşmesidir. Halkın toplandığı, eğlencelik kitap satıcılarının (chapbook) ve ressamların olayların tasvirini yapan işlerini sattıkları, kukla göstericilerinin, şair ve ozanların olayla ilgili performanslarını ortaya koydukları, başka kentlerden gelen seyyar satıcıların mallarını satmaya çalıştıkları panayır-vari alanlarda, suçluların asılarak öldürülmesi, işkence çarklarında sergilenmesi, vücutlarının atlara çekilerek parçalanması, derilerinin kerpetenle koparılması ve diğer işkence yöntemleri, gündelik hayatın bir parçasıydı. (Ruff, 2001)

Burada vurgulanması gereken bir nokta da, insanların gözünü korkutmak ve devlete karşı koymaktan caydırmak için kullanılan bu vahşi şiddet pratiğinin çevresinde oluşan ekonomik ilişkinin şiddetin normalleşmesiyle olan ilişkisidir.

Halka açık infazların etrafında şekillenen ekonomik aktiviteler, kapitalist ekonominin tarihsel olarak belirlenmiş üretim biçimlerinin, yani meta üretiminin, koşullarını ve ilişkilerini toplumsal geçerlilik çerçevesinde ifade eden düşünce biçimleridir. (Marx, 1906) Kısacası, devlet tarafından gerçekleştirilen halka açık infazlar, eğer ürünlerin pazarlanabilmesi için bir piyasa yaratıyorsa, bu düşünce biçimi, o şiddet eylemini normalleştirerek birikim politikasına devam eder. Devlet ise bu düşünce biçimlerini desteklemekle kalmaz, gerekli altyapı ve lojistik desteğini, aynı zamanda şiddet kullanan kurumları seferber eder. Burada eleştirilen, pazarda metalarının para değeri karşılığını almaya gelen küçük burjuva ve alt sınıflardan oluşan seyyar satıcılar değil, kapitalist dünya-sistemi, ve onun ideolojisini ve içindeki şiddeti normalleştiren politik iktidarlar, yani devletler, ve onların kurumlarıdır – okullar, çalışma kampları, sağlık kurumları ve ordu, polis ya da hastaneler gibi.

Yukarıdaki örneğe benzer bir durumu, Gezi Direnişi’nde polis şiddetinin tırmandığı zamanlarda da yaşadık. Gözlük, bayrak, düdük, maske, simit, su vb. satan seyyar satıcıların, Direniş’in popülerliğinden kar elde etmeye çalışan kitabevlerinin, hatta kendi örgütlerinin çıkartmalarını satan sol örgütlerin, çatışma ortamında kendilerine bir pazar yarattığına şahit olduk.

Bunu, bir eleştiriden çok bir analiz olarak okumak gerekiyor çünkü içinde yaşadığımız kapitalist dünya-ekonomisinde, bu ekonomik ve toplumsal ilişkilerden ve bu düşünce biçiminden kendini soyutlamak ve koparmak gayet zor. Zira, yukarıdaki örneğin tam tersini de yaşadık. Gezi zamanında esnafın direnişe saldırmasıyla, Karl Marx’ın gene bir Haziran direnişi olan 1848’deki Haziran Günleri Ayaklanması’nın sonucunu gözler önüne serdiği bir alıntı, birçoğumuz tarafından paylaşıldı:

Haziran günlerinde, mülklerinin kurtulması ve kredilerin iadesi için hiç kimse, Paris küçük burjuvazisi – kafe ve restoran sahipleri, şarap tüccarları, esnaflar, zanaatkarlar vs. kadar fanatikçe savaşmamıştır. Esnaf, sokaktan dükkana akan mal trafiğini tekrar sağlamak için bir araya geldi ve barikatlara yürüdü. Fakat, barikatın öbür tarafında müşteriler ve borçlular dururken, kendi taraflarında alacaklılar duruyordu. Ve barikatlar yıkılıp işçiler ezildiklerinde ve zafer sarhoşluğuyla dükkanlarına koşan esnaflar, dükkanlarının kurtarıcısı tarafından, yani esnafa tehdit içeren ihbarları sunan resmi kredi memuru tarafından parmaklıklarla kapatılmış olduğunu gördüler. İhbarlarda şunlar yazmaktaydı: Vaadesi geçmiş taahhüt notu! Vadesi geçmiş ev kirası! Vadesi geçmiş senet! Batmış dükkan! Batmış esnaf! […] Küçük burjuva korkuyla gördü ki işçileri devirerek kendi kendilerini herhangi bir direniş gösteremeden alacaklılarının eline teslim ettiler. (Marx, 1969)

Bu esnafın, kısa vadede mal trafiğinin kesilmesi üzerine verdiği, ve tabi ki ideolojinin görünmez eli tarafından dayatılan, bir tepkidir. Bu ideoloji, şiddeti nasıl gizlemekteyse, onun gerekli olduğu hissini de aynı şekilde empoze etmektedir. Gezi’de direnişçilere saldıran esnafın mal trafiğinden kaynaklanan kaygıların ötesinde, AKP fanatikliğiyle ve onun retoriği doğrultusunda hareket ettiğini söylemek de yanlış olmayacaktır. Taksim’de barikatlar açılınca, küçük esnafın kapasına kepenk vurulmadı ya da alacaklılar gelmedi. Ama Gezi Parkı’na kurulacak bir alışveriş merkezinin uzun vadede oradaki esnafa pek de “hayırlı” gelmeyeceği de kesindi. 1848’deki Paris esnafıyla ortaklaştıkları nokta, işlerin kısa vadede ters gitmesi esnasında direnişçilere gösterdikleri şiddetin, aslında uzun vadede kendilerine yönelik bir şiddet olduğuydu.

Şiddetin normalleştiği alanlarda, ekonomik aktivitenin nasıl kendini tekrar yarattığını gördük, gerek seyyar satıcılar ve özellikle de alıcılar ya da tekeller vasıtasıyla. Bu, devletin kapitalizmle girdiği politik, toplumsal ve ekonomik bir ilişkidir. Şiddete yönelik iktidarın tutumu, şiddet ortamında cenazeleri organize olarak gören devletin temsilcilerinin retoriğinde de görülebilir. AKP Çorum Milletvekili ve TBMM İdare Amiri Salim Uslu’nun twitter’da yazdığı gibi: “Şehit cenazesinde başarılı organize ve içtenlikle süreci yöneten Tokat Valimize, Milletvekillerimize, Garnizon Komutanımıza ve Belediye Başkanımıza teşekkür ederim.” Bir diğer örnek de, “şehit olmak” için yanıp tutuşan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın sarfettiği şu cümledir: “Bir kişinin HDP’yi tercih etmesi demokrasidir ama bir polisin HDP’ye oy vermesi demokrasi değildir.” Çünkü polis, devlet aygıtının bütün kaynaklarını elinde bulunduran iktidarın, halk üzerindeki tahakküm ve savaş gücüdür ve şiddet uygulayan kurumlarından biridir. Halkın polisi değildir, hiçbir zaman da olmamıştır. Devletin ve onun ideolojik aygıtlarını elinde bulunduran iktidarın polisidir, hem tarihsel hem politik olarak. Bu sebeple de, bu açıklama ne kadar politik bir gaf olarak değerlendirilse de, devletin şiddet pratiği ve şiddete bakışı bağlamında gayet dürüst bir cümledir.

Son olarak, MHP’nin sıkıyönetim çağrısına değinmek istiyorum. Zira devletin resmi ideolojisinin peşinden koşarak giden bir parti olarak, ne kadar iktidara sahip olamasa da, deyim yerindeyse tarihsel olarak muktedirden çok iktidar yanlısı olan bu partinin sıkıyönetim çağrısı, farazi hudutları coğrafi sınırlarla belirlenmiş fakat tahakküm ve şiddetinin kapasitesi, alanı ve aralığının bu sınırlarla tanımlanmasının zor olduğu devleti, bütün toplumu mekansallığı muğlaklaşan bir toplama kampına toplamaya çağıran bir şiddet pratiğine yönlendirme çağrısıdır bu. Ve bir kere daha, devletin resmi ideolojisinin hakları ve barış için direnen halklar için ne kadar korkunç olabileceğini bizlere hatırlatmıştır.

Bu örnekler, devlet tarafından şiddetin nasıl görüldüğünün iyi birer örneğidir. Şiddet devlet tarafından sistematik olarak gerçekleştirilen ve en nihayetinde tekelci sermayenin ve savaş çığırtkanlarının kazançlı çıktığı; halkın ve barış isteyenin ezildiği “başarılı bir organizasyondur.” Devlet ve kapitalizm arasındaki “içtenlikle yönetilen bir süreçtir.” Ve dahası, şiddeti uygulayan, polis gibi, örgütlü devlet şiddeti yanlıları gibi, ideoloji tarafından gizlenen tikel kurumlar tarafından desteklenmektedir.

Bu yazıyla, birlikte şiddetin ideoloji vasıtasıyla gizlenmeye çalışan iktisadi geometrisini açıklamaya çalıştım. Sözlerimi, kendi kendini başkan ilan eden savaş çığırtkanlığına bir eleştiriyle bitirmek istiyorum. Muhtarlarla  bir araya gelen Erdoğan şöyle demişti: “Milletimiz, masum insanların ölümünü dahi kendi sapkın ideolojileri için kullanmaktan geri kalmayan ‘Belhum adal’ güruhuna hak ettiği dersi mutlaka verecektir.” Erdoğan ‘belhum adal’ kelimesini, yani hayvandan daha aşağı olma tabirini, Araf Suresi’nden alıntılamıştır:

Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir. (Araf 179)

Acaba kimdir savaşı isteyen; halkı, barıştan yana olanı görmezden duymazdan gelip ezen, kimdir iktidarı ve paracıkları için bütün bir bölgeyi şiddete boğan, köyleri bombalayan, kimdir masum insanları katleden ve katlettiren ve katliamı sapkın ideolojisi ve savaş için kullanan, kimdir cehennemi evimizin, parkımızın, ormanımızın, ibadethanemizin, cenazemizin, işimizin, kapısına kadar getiren, kimdir hayvanı insandan aşağı gören bir düşünce biçiminin peşine takılan, onu politikleştiren ve bu hiyerarşide ona karşı geleni en aşağı iten, kimdir?

Cevapları okuyucunun takdirine bırakıyorum. Okuyan herkese teşekkürler.

Onur Alptekin

25.08.2015

Kaynaklar

  1. Foucault, M., & Chomsky, N. (2005). İnsan Doğası: İktidara Karşı Adalet. İstanbul: bgst Yayınları.
  2. Lacan, J. (1994) The Four Fundamental Concepts of Psycho-analysis. London.
  3. Marx, K. (1906) Capital: A Critique of Political Economy. Edited by Friedrich Engels. New York: The Modern Library.
  4. Marx, K. (1969). The Class Struggles in France, 1848 to 1850. K. Marx içinde, Selected Works, Volume 1, Progress Publishers, Moscow 1969. Moscow: Progress Publishers.
  5. Ruff, J. (2001) Violence in Early Modern Europe, 1500-1800. Cambridge: Cambridge University Press.
  6. Zizek, S. (1999). The Superego and the Act: A Lecture by Slavoj Zizek. The European Graduate School: http://www.egs.edu/faculty/slavoj-zizek/articles/the-superego-and-the-act/ adresinden alınmıştır.
  7. Zizek, S. (2012) The Pervert’s Guide to Ideology.
Reklamlar

Eleştirel Eleştiri'nin Eleştirisi'ne Katkı

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s