BAŞKA BİR GEOMETRİ MÜMKÜN!

Uzun vadede maksimum entropiye doğru giden doğanın mücadelesi, kısa vadede bir denge yaratmak üzerinedir (≥≥). Bu, dengeler değiştiği takdirde oyuncuların ve onların ilişkilerinin de değiştiği evrensel bir oyundur. Buradaki doğa, sadece ormanlar, dağlar, dereler değil, bütün evreni kapsayan bir oyun alanıdır.

Ve biz homo sapiensler – ki Latince “bilen insan” demektir – ya da Kartezyen bir tabirle, biz homo sapiens sapiens’ler – “bildiğini bilen insan”lar – olarak  kendi ekonomik ve toplumsal ilişkilerimizi ve dengelerimizi yaratırken, doğanın kısa vadede denge yaratma mücadelesini entropiye doğru sürüklüyoruz. Bildiğini bilen insan’dan, bildiğini sanan insan’a.

Hopa’da, insan tarafından inşa edilen giderin, gene insan tarafından betonla tıkanmasıyla şehir sular altında kaldı. Doğa, yağmurlarla gelen entropiyi, kısa vadede dengeye getirecek araçlarından mahrum bırakıldı. Doğanın, kısa vadede yaratacağı dengenin giderine beton dökmek, bir doğal afet olarak tanımlanamaz, bu bir insan afetidir.

Video’dan da görülebileceği gibi, Hopa’da yaşananların sorumlusu, bölgedeki kaynaklara göz diken merkeziyetçi devlet ve tekelci sermayedir. Bu bağlamda, Hopa’da yaşananlar, tarihsel olarak iç-sömürgecilik (internal colonialism) ile bağdaşlaştırılabilir. Teorik olarak sömürgeleştirme ilişkileri dört maddeden oluşur:

  1. İstilacı olmak
  2. Biyolojik çeşitliliği bozmak
  3. Emek ve toprak üzerine yeni hak iddialarını dayatmak
  4. Yeni kozmolojiler yaratmak

Yani:

(1) devletin kolluk güçleriyle kamusal bir bölgeye saldırması, orayı istila etmesi ve çokuluslu şirketler için özel güvenlik güçleri gibi davranması, karşı koyanın şiddet, işkence görmesi ve öldürülmesi, öldürülenin cenazesine, yaralanana yardım edene gaz atılması, kurşun sıkılması vb.;

(2) tohumculuk ve monokültür politikaları (ormanların yakılıp kar odaklı çay üretimi için alanların açılması gibi), köprü, yol, apartman, alışveriş merkezi yapımı ile o bölgedeki doğanın talan ve tahrip edilmesi ve üretimin tekelci sermayenin eline terk edilmesi vb.;

(3) yarı-proleter haneler yaratarak maaşların düşürülmesi, kadını eve tıkarak ve yaptığı işi hakim ideolojinin de yardımıyla önemsizleştirerek kadına yönelik şiddetin tırmandırılması, insanların mevsimlik işçi olmaya zorlanması, kamusal alanların özelleştirilmesi (bkz. “mülksüzleştirme yoluyla birikim”), bostanların yıkılması vb.;

(4) ve bütün bu sürecin eğitim kurumları ve medya yoluyla, propaganda yoluyla, kömür ve makarna yardımı yoluyla (ya da bu yardımları bir daha vermeme tehditiyle), sözde-bilim kurumları yoluyla insanların gözünde meşrulaştırılması, insanların hayata, doğaya, evrene ve herşeye bakışının manipüle edilmesi.

Bu şiddetle yoğurulmuş dört madde, kapsamı, aracı ve alanı bölgeden bölgeye değişiklik göstermesine rağmen, bugün bütün Türkiye için bir tehdit haline geldi. Silopi, Cizre, Yüksekova ve Varto’da, Çamlıhemşin, Hopa, Canik, Fatsa ve Rize’de, Van’da, İstanbul’da, Istırancalar’da, Saros Körfezi’nde, Bozcaada, Ödemiş ve Antalya’da.

Bugün, Metin Yeğin’in “Özyönetim Ekonomisi” başlıklı bir yazısını okudum. Yazıyı burada paylaşmak istiyorum:

“Özyönetimler özellikle özsavunma üzerinden genişliyor. İhtiyacın örgütlenmesinden hareketle yaşama geçmesi ve en acil ihtiyacın özsavunma olması bunu öne çıkarıyor ama bu durum içinde bir tehlikeyi de barındırıyor. Bu Özyönetimin sadece özsavunma ve toplantılardan ibaret ve daha çok idari bir işlevine sınırlı -kavgada söylenmez- mahcup bir devlet yönetimi gibi algılanmasına neden olabiliyor. Özyönetim, yani radikal katılımcı demokrasi, yıllardır içinde yaşadığımız “karikatür demokrasi”nin içinde yaşadıklarımızdan ve kapitalizmin karnında yeni bir şey yaratmanın güçlüklerini de içinde taşıdığından, her an sadece kelimeden ve bir süre için özsavunmadan ibaret kalabilir.

Bu yüzden ilk olarak Özyönetimin toplumsallaştırılması zorunludur. Toplumsallaştırılma, ancak ihtiyaç üzerinden radikal bir örgütlenme ile mümkün olabilir. Yoksulların gerçek örgütlenmesi ideoloji üzerinden değil, ihtiyaç üzerinden olabilir. Bu, ihtiyaçların üzerinden örgütlenmek, Özyönetimin halka kelimelerin ötesinde yaygınlaşmasını, kararlara ve daha da önemlisi pratiğe doğrudan katılmayı, radikal demokrasinin temel unsuru olacak biçimde kararı ve sorumluluğu paylaşmayı, yani toplumsallaştırılmayı doğurur.

Bütün Özyönetimlerde, özsavunmayı bir tarafa koyarsak, halkın temel ihtiyacı barınma hakkı, yani ev ihtiyacıdır. İlk başta belki inanılmaz gelecektir ama bana göre Özyönetimler ilk olarak, Kent topraklarını demokratikleştirerek halka dağıtmalı, kolektifler ve kooperatifler biçiminde örgütlenerek kendi evlerini inşa etmeyi örgütlemelidir. Aman Kooperatif diyince yapı müteahhitlerinin ağzı sulanmasın! Bu yapılar radikal inşaat tekellerine ihtiyaç olmadan, birlikte ve ekolojik evlerin inşasıdır.

Bu sadece ihtiyaçların çözümlenmesine ilişkin pratik bir karar değil, Toprak Reformu gibi bir Kent Reformu’dur. Doğrudan siyasal bir karardır. Sadece Özyönetim Bölgelerinde değil, ülkenin diğer bölgelerinde, dünyada barınma hakkı için mücadele edenlerle doğrudan bir bağ inşa edecektir. Pratik olarak temel bir ihtiyacın çözülmesinden öte, devrimin, komünün değiştirme gücünü gösterecektir.

Hele bu, bütün Özyönetimlerde cinsiyet özgürlükçü paradigma ile hareket edildiğinde, bütün ülkede en fazla evsiz olan kadınlara dağıtılmaya başladığında, seyredin siz şenliği…

Sadece zenginlerin, erkeklerin mi olacak? Özyönetimler Kent Topraklarını demokratikleştirmeye, Kent Toprakları kadınlara…”

Yazıyla ilgili eleştirmek istediğim tek nokta, yoksulların örgütlenmesinin ihtiyaç üzerinden yapılması gerektiğine dair yapılan yorumdur. Yoksulların örgütlenememesinin koşullarının hakim ideoloji sayesinde yaratıldığı ve gizlendiği toplumda, yoksulların bu ideolojiye karşı ayaklanması, doğası gereği, ideolojiktir. Ne kadar tanımı, tekeli ve kontrolü hakim sınıfların ve devletin tekelinde de olsa, bu bir hak ve adalet mücadelesidir. Ve tarihteki hak mücadeleleri, ayaklanmalar ve devrimler, daha önce varolmayan hakların talebi doğrultusunda doğan bir örgütlenmeden değil; ihlal edilen, gasp edilen hakların yeniden tahsisi üzerinden yapılan bir örgütlenmeyle olur. Yani, barınma hakkının, çevrenin, toprağın, yeni bir üretim, birikim ve yeniden dağıtım biçiminin , kamusal alanların, yaşama, konuşma ve ifade hakkının yeniden tahsisi için verilen her mücadele haklıdır ve ideolojiktir. Çünkü hakim ideolojinin, toplumsal, ekonomik ve politik ilişkileri düzenlemesine verilen bir tepkidir.

Ademi merkeziyetçi özyönetim hepimize lazım. Herkesin kendi mahallesini, köyünü, kentini, parkını, sokağını, şehrini, toprağını, yaşam alanlarını ve kamusal alanlarını koruması ve tekrar yaşanabilir kılması için, sermayeden ve onun kolluk güçlerinin gündelik hayatımıza müdahalesinden kurtulmak için, doğayla ilişkimizi tekrar sağlayabilmek için. En önemlisi de barış için!

Onur Alptekin

27.08.2015

Reklamlar

Eleştirel Eleştiri'nin Eleştirisi'ne Katkı

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s