ŞİDDETİN GEOMETRİSİNE SIKIŞAN İNSANLAR

Dün sokaklara ”dökülen” sadece bir güruh, sokakta kurulan bir sağcı/faşist koalisyon ya da bir partinin örgütlü gençlik kolları değildi. Evet, bir güruhtu, sağcı ve faşistti, ve sonuna kadar örgütlüydü, hem de sadece halk örgütlenmesi değil, polisi ve iktidarıyla bir devlet örgütlenmesiydi de. Fakat, daha ilginci, sokağa dökülenin bir akıl tutulması olmasıydı! Özellikle ”dökülen” diyorum çünkü bu güruhta, bir ”futbol karşılaşması” sonrası sokaklara dökülen taraftarlarınkine benzer ”şuursuz” bir öfke ve taşkınlık vardı. Bir kaç örnek vereyim:

  1. Bir tezahürat ritmiyle söylenen, ”operasyon değil, katliam istiyoruz” sloganı;
  2. ”Rize’de teröre tepki böyle olur” başlığıyla yapılan çağrıda kullanılan ”Herkes evdeki kurşunlarını havaya sıkıyor (dikkat ederek)” ibaresi;
  3. Sokaklarda mehter marşlarıyla, — patinaj çekerek — arabalarla atılan ”turlar”

Bu taşkınlık anında, barış çağrısını retoriğinde açıkça kullanan tek partinin, genel merkezi de dahil, 180 il ve ilçe binası ateşe verildi. Bir gazete 48 saat içerisinde iki kere ”kuşatıldı”. Bir vatandaşa, giydiği bir kıyafet yüzünden dayak atıldı, soyuldu ve Atatürk büstü öptürüldü. Başka bir vatandaş ”esmer” olduğu için, hem de ”kendilerinden” olmasına rağmen, linç edildi. Kürtçe konuştuğu için bir insan öldürüldü. Arabalar taşlandı. Dükkanlar ve bir kitapçı yakıldı — ki kitap ve bina yakmak, bunu yapan güruh düşünüldüğünde sadece sembolik değil, tarihseldir de. Ankara’da mevsimlik işçiler öldürülesiye dövüldü — ve bir milletvekili çıktı, taşeronların işçi maliyetleri artacak diye üzüldü.

Bu şiddet sarmalının başlıca sorumlusu, sarayının duvarları arkasına saklanarak   farazi-düşman heyulasını hortlattı diye sokaklarda yıllarca bu devlet politikaları yüzünden mağdur olmuş bir halk, devletten gördükleri şiddet yetmezmiş gibi, komşularının, mahallelilerinin, aynı kahvehanede oturdukları, aynı otobüsü paylaştıkları insanların tekrar-ürettiği şiddeti yaşadılar.

Bunların altında, elbette, ulus-devletin dışlayıcı, ötekileştirici, hatta ”Öteki”leştirici ve tarihsel kapitalizmin üzerine kurulduğu, olumsuz ideoloji yatıyor. Evet, ırkçılığın bir ideoloji olarak kapitalizm içerisinde kurumsallaşmış olması, ”ırkçılığın her zaman post hoc (sonradan gelen)” olması, iktisadi olarak ezilenin kültürel olarak da ezilmesi yatıyor. (Wallerstein, 2006) Evet,  bunların altında; müphem kökenlerin ve müphem geçimlerin ‘uçlarında’ (margins), burjuvazinin mahvolmuş ve tehlikeli yan ürünü olan ve seyyar muhafız olarak örgütlenmiş, ”maliye bilimi” sadece bağış (sadaka, ya da kömür makarna diyelim) ve borca bağlı olan lümpen-proletaryanın, burjuvazinin ”şaha kaldırmasıyla” iktidara gelmesi; [aynı Louis Bonaparte gibi] Erdoğan’ın kendini, lümpen-proletaryanın şefi (hatta argoda geçtiği gibi reisi) olarak oluşturması da yatıyor. Ordunun ve kolluk güçlerinin, lümpen-proletaryanın ”bataklık çiçeğine” dönüştürülmesi ve yapılan el altı ticaret ve dolaplarla lümpen-proletaryanın bir kısmının zenginleştirilmesi, böylelikle ”kibar düşkünler” ve ”burjuvazinin kokuşmuş serüvencileri ve döküntüleri” yaratılması da yatıyor. Elbette bir sınıf olamamakla birlikte en ”tehlikeli sınıf” da olan bu lümpen-proletaryanın ”yardımsever dernek[ler]” gibi örgütlemesi ve ajanlarını her yere sokması da yatıyor. Bonaparte için; ”Bir hükümdarlık talibi, hiçbir zaman yığınların bayağılığı üzerinde bundan daha bayağıca spekülasyon yapmamıştır.” demişti Marx, Erdoğan’ı hiç görmemiş olmasının verdiği güvenle. (Marx, 2003; tırnak içindeki kısımlar Marx’a ait)

Özellikle yukarıda bahsedilen Marxist analizler, dünkü olayları tarihsel, iktisadi, politik ve toplumsal açılardan açıklamak için, belki de, en uygun olanlar. Ama sadece bunlara bağlı kalamayız. Dün yaşananlar, aynı zamanda, bir ölçüsüz kitle histerisiydi: bilinçli zihnin ve sıradan duyumun tutulması. Tetikleyici etkiyle bilinçdışından fışkıran nevrotik ve psikotik semptomların, histerik semptomların bir sonucuydu. (Jung, 1968)

Bunu daha iyi açıklamak için, 2013 Haziran’ında, ülkenin dört bir yanında, devlet şiddetine tepki olarak doğan ve halkın birkaç saat içinde sokaklara dökülmesiyle başlayan, şiddet içermeyen, Gezi Direnişi’yle, dün sokaklara dökülen insanların devlet şiddetini yansıttığı ”eylemler” arasında bir kıyaslama yapalım. Bu noktada, tek benzeşen nokta; insanların bir ”olaya/olaylar dizisine” tepki olarak, kısa sürede sokaklara çıkmasıdır.

Gezi, şiddet içermeyen bir direnişti. Direnişti, çünkü bir park çevresinde ya da halkın kendi yaşadığı sokaklarda yaptığı bir özsavunma idi, kesinlikle bir ”saldırı” değildi. Halkı sokağa döken, tarihteki diğer ayaklanmalar gibi elinde ”somut” olarak olanın kaybedilmesi korkusuydu. Evet, bu ağaçtı, nefes alma hakkıydı, kürtajdı, ifade ve konuşma özgürlüğüydü, kentsel dönüşüm yüzünden sokağa atılmaktı, betonlaşmaydı, gelir uçurumunun tırmanmasıydı, ”mülksüzleştirme yoluyla birikim”di, öldürülen trans-bireyler ve seks işçileriydi, homofobiydi, kadına yönelik şiddetti, ataerkiydi, çocuk gelinlerdi, artam taciz ve tecavüz vakalarıydı. Ki parkın devletten özgürleştirilmesiyle birlikte, içerisinde kütüphanesinden çocuk atölyelerine, bostanından mutfağına, müziğinden dansına bir yaşam, dayanışma ve paylaşma alanı, alternatif bir alan, yaratıldı. Ve devletin içkin şiddeti tarafından bastırıldı.

Dün yaşananlar, bir toplumsal linç girişimiydi. Bir kelle avıydı, ki devlet tarafından ”ispiyonculuk yasasıyla” legalleştirilmeye çalışılıyordu. Devletin aygıtları  ve kolluk güçleri tarafından desteklenmekteydi, ki aynı ”sınıfsız sınıfın” elemanlarıydılar. Madımak ve Sivas’tı. İnsan, kitap ve bina yakmaydı. Kürtlere uygulanan bir ”cadı avıydı,” ki toplumsal histerinin en kanlı tarihsel örneklerinden biridir. Somut olmayanın kaybedilme korkusuydu. Bu somut olmayan; vatan/namus, millet/gurur ve hatta tanrı-baba/erk-ataerki idi. Bu korku, hadım edilme korkusuydu. Temel, ideolojik-sütunu ırkçılık olan körü körüne bir inanış, bir inanç dizgesiydi. Kendi içlerinde baskıladıkları içkin şiddetin bilinçdışından fışkırmasıyla vuku bulan ölçüsüz kitle histerisiydi. Ki bu bastırılmayı, Gezi zamanında ”suçlama” olarak da gördük. Dolmabahçe yalanındaki, elleri sopalı, deri yelekli, çıplak erkeklerin, baş örtülü ve bebekli kadını taciz etmesi ve üzerine işemesi fantazisi, dünkü güruhtaki içkin şiddetin bir yansımasıydı. Bu içkin şiddet, baba/iktidar/tanrı’daki kutsal (?) üçlemenin toplumu baskılamasından geliyordu, yani aile/devlet/din. Bu kutsal üçlü aslında şunu demekteydi:

Benden başka tanrın olmayacak. Kendine yukarıda gökyüzünde, aşağıda yeryüzünde ya da yeraltındaki sularda yaşayan herhangi bir canlıya benzer put yapmayacaksın. Putların önünde eğilmeyecek, onlara tapmayacaksın. Çünkü ben, tanrın Rab, kıskanç bir Tanrı’yım. Benden nefret edenin babasının işlediği suçun hesabını çocuklarından, üçüncü, dördüncü kuşaklardan sorarım. Ama beni seven, buyruklarıma uyan binlerce kuşağa sevgi gösteririm. (Çık. 20:3-6)

Eski Ahit’in ‘Mısır’dan Çıkış’ kısmındaki bu yazıyı, istediğiniz gibi, tanrı yerine baba ve devlet kavramlarını, çocuk ve ”Gizli özne olan Sen” yerine Kürt, Ermeni, Alevi, eşcinsel, kadın kullanarak yeniden-yazabilirsiniz. Bu, Lacan’ın dediği yasa/yasak koyucu Babanın-Adı’dır.

Eski Ahit’in aynı kısmında, bir yasa(k) olarak, ”Öldürmeyeceksin!” de geçer. ‘Öldürmeyeceksin’ kelimesindeki (gizli) özne de zaten ‘Sen’dir, ”Öteki”dir. Öteki’nin öldürülmesinde sıkıntı yoktur. Cümle aslında şu şekilde düzeltilmelidir: ”(Sen/Öteki) (Biz’den olanı) Öldürmeyeceksin (çünkü yalnızca Ben öldürebilirim)!”  Dün akşam iktidar, polis ve sağcı/faşist güruhun oluşturduğu, bu sınıfsız sınıfın sokaklarda estirdiği terör, bunun en iyi örneğidir.

Başbakan Davutoğlu’nun, twitter’dan yaptığı paylaşımlarda, “Kimse kendisini kanunun yerine koymamalıdır” demesi de bunun göstergesidir. Devlet tam da bu noktada, baskın söylem ve yaklaşımını yaratır: yani öldürmek bana mahsustur retoriğini doğrudan kullan(a)maz. Evrensel bir dili seçerek, kendi öldürme pratiğini, ”Öldürmeyeceksin!” retoriğiyle gizler ve meşrulaştırır. Zaten yasa/kanun dediğimiz de tam olarak budur: ”Kimse, kendisini [(Sen/Öteki) (Biz’den olanı) Öldürmeyeceksin (çünkü yalnızca Ben öldürebilirim)]’in yerine koymamalıdır (çünkü yerine koymaya gerek yoktur, zira olmakta olan zaten budur).”

Son olarak, bu ölçüsüz toplumsal histeri, gün gelir iktidarın güdümünden çıkıverir. İktidar, tebası olduğunu sandığı halkı, bir anda sarayının kapısının önünde bulur. Devrimleri gerçekleştiren budur: halkın şiddetin gerçek sorumlusunu bulması. Bizim şimdi yapmamız gereken, safları sık tutmak, barışı sonuna kadar savunmak ve, Foucault’nun dediği gibi, ”toplumsal bütünü fiilen denetleyen, ezen ya da bastıran bütün siyasi iktidar ilişkilerini, gizlenmiş olsalar bile, işaret etmek ve gözler önüne sermektir.”

Onur Alptekin

09.09.2015

  1. Jung, C. 1968. Approaching the Unconscious. New York: Laurel.
  2. Marx, K. 2003. Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i. Eriş Yayınları.
  3. Wallerstein, I. 2006. Tarihsel Kapitalizm. İstanbul: Metis Yayınları.
Reklamlar

One thought on “ŞİDDETİN GEOMETRİSİNE SIKIŞAN İNSANLAR

  1. Beynine sağlık. Çok güzel bir yazı.Asıl mesele, bunu o “sınıfsız sınıf” daki insanlara veya lümpen-proletarya ya nasıl anlatacağız veya onlar ne zaman anlayacak. Ne yazık ki ortadoğu veya geri kalmış ülkelerde, niceliğin niteliğe bariz bir fiziksel üstünlüğü söz konusu. Barış ı, asıl olarak, büyük çoüunluğa sahip onlarda ister hale geldiğinde Barış olacak. Yoksa, az sayıda ve savunmasız nitelikli insanların Barış ı istemesi, Barış için yeterli olmayacak. Demokrasi de zaten bu değil mi, büyük ÇOĞUNLUĞUN herkesin haklarına sahip çıkması.

Eleştirel Eleştiri'nin Eleştirisi'ne Katkı

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s