Tanrı Janus’un İki Yüzü: Şiddet ve Erkin Diyalektiği

On Yedinci Yüzyıl’da toplumsal bilincin dehlizlerini işgal etmeye başlayan ve takip eden yüzyıllarda yukarıdan dayatılan kalıp bilgi(ler) ya da bilgi kalıp(ları) dizgesiyle kurumsallaşan, evrenselleşen ve normalleşen ikiliğin/zıtlığın, (Maxwell’in Cini* tarafından hali hazırda sizin için sınırladığı ve belirlediği) iyi ve kötünün, doğru ve yanlışın, Tek Tanrı ve Merkezileşmiş-Şeytanın, ilericilik ve geriliciliğin, doğa ve kültürün, madde ve usun, vücut ve cisimsiz ruhun ya da diğer hazır toplumsal normların bölünmüş ve sınırlandırılmış sözde-varlığı, olgular arasındaki diyalektik ilişkiyi görünmez kılmaktadır. Bu zıtlık içerisinde olumsuzlamanın olumsuzlamasıyla üretilen normlar, dairesel bir hareket içerisinde tıkılı kalırlar ve hareketin temel taşlarından biri olan Zaman mefhumu formulün dışında kalır. Bu sözde-zıtlıklar arasındaki ilişki, Zaman ve Mekan’ı da katarsak, sarmal bir ilişkidir. Zıtların birbiri içine geçmiş bir halde bulunması ve niteliğin niceliğe ve niceliğin niteliğe dönüşmesi yasalarından da görülebileceği gibi hareket içerisinde çizgisel-dairesel bir mutlak ikilik, mutlak zıtlık yaratısı mümkün gözükmemektedir.

1.   zıtlıkların Ötesİnde erk ve Şİddet

Tarihi-siyasi ve tarihi-toplumsal alan bağlamında bakıldığında erk (power) ve şiddet (violence) arasındaki ilişki diyalektik bir ilişkidir. Çoğu zaman yukarıda bahsettiğimiz gibi bayağı bir olumsuzlama olarak ya da basite indirgenerek olumsuzlamanın olumsuzlaması içerisinde gösterilmeye çalışılsa da, daha karmaşık bir tez – antitez ilişkisinde üretilmekte, dağılmakta ve (tekrar-ama-farklı)üretilmektedir.

İlk olarak, erkin uç noktası mutlak-hegemonyayı ve şiddetin uç noktası mutlak ya da ‘daimi-şiddeti,’ birbirleriyle sadece ters ilintili (negatif korelasyon) – bu bayağı olumsuzlama – içerisinde analiz edelim. İlk olarak, şu kaçınılmaz soruya cevap vermemiz gerekmektedir: mutlak-hegemonya mümkün müdür? Erk, bir boyun eğdirme biçemi ve bunun mücadelesidir. Mutlak-hegemonya ise bu boyun eğdirmenin mutlak olduğu, mücadele ve başkaldırının ‘yok’ olduğu durumdur, Öteki‘nin ve öteki‘nin ‘yok’ olduğu durumdur. Dilbilimsel olarak, bir sözün cümle içerisinde yapılandırılmadan ya da dillendirilmeden kabul gördüğü durumdur. Bir emrin iletilmeden uygulandığı durumdur. İmleyen ile imlenenin arasındaki alanın buharlaştığı, hatta bilinçdışıyla bilincin arasındaki sınırın silindiği durumdur. Bu durumun, iki süjenin varolduğu bir mekanda söz konusu olması mümkün değildir. Bu sebepten, bu mükemmel boyun eğme durumu aynı zamanda bir tekillik, bütünlük durumdur. O derece ahenkli bir tekillik durumudur ki; süjenin kendini yaratabilmesinin önkoşulu olan Öteki (Büyük Öteki alanı) bile var olamaz. Tekil süje çevresindeki her şey içerisinde eriyerek çözülür ve yok olur. Böylelikle her şeyin içerisinde yok durumda olduğu bir alan ortaya çıkar.

Mutlak-hegemonya’nın aşırı-olumsuzlaması olan mutlak(evrensel)-şiddet ise, en azından iki süje/varlık, yani öteki, gerektirir. Çünkü şiddet de erk gibi bir ilişkidir. Erkin yok olduğu durumda, aşırı şiddet pratiği bileşenlerden birinin yok oluşuna kadar, tekillike kadar devam eder. Fakat hem yukarıda özetlediğimiz gibi tekillik içerisinde tekin üretilememesi problemi yüzünden hem de tekillik durumunda dahi şiddettin mutlaklığının sebep olacağı özyıkım yüzünden bu tekillik de ya var olamayacak ya da  yok olup gidecektir. Özetle, erk ve şiddet birbirleriyle yalnızca olumsuzlamaya dayanmayan bir diyalektik ilişki içerisindedir. Bu diyalektik ilişki Foucault’nun bahsettiği anlamda bir erk ilişkisi ağı içerisinde yer alır.

2.   Şİddet-ERk DİyalektİĞİnİn alanı

Her ne kadar Foucalt, kendi kulllandığı anlamıyla, erki “boyun eğdirme biçemi” tanımı dışında ele alsa ve direnişi de erk mücadelesi içinde sokarak: “erk her yerdedir, her şeyi kapsadığı için değil, her taraftan geldiği için” dese de bu iki tanımı birbirine dolamak durumundayız. Erk, son tahlilde, bir tarafın diğerine boyun eğdirmeye çalıştığı, diğer tarafında da boyun eğmemeye çalıştığı bir mücadele alanı, bir çatışma pratiğidir. Foucault’ya göre erk, iktisadi süreçler, bilgi ilişkileri, cinsel ilişkiler ve benzeri toplumsal ve tarihsel ilişkilerle dışsal değil, özünden gelen, organik bir bağ ile bağlıdır. Erk, eşitlikçi olmayan ve devingen ilişkiler arasındaki etkileşimle ortaya çıkar ve alttan örgütlenir. Hegemonya, yerel zıtlıklar, yeniden-dağıtımlar, ardısıra-düzenlemeler ve yakınsamalar gibi karşılaşmalar tarafından sürdürülür. Bu bağlamda erk, tasarlanan fakat öznellikten bağımsız olandır. Yani belli gayeler ve hedefler vardır, lakin sonuçlar tekil bireylerin tercihleri ve kararlarından bağımsızdır çünkü direniş de iktidar gibi bu ilişkilerden bağımsız değildir.

Özetle, erk bir ilişki olarak, devlet ve kurumlarının içerisindeki hiyerarşide en bariz biçimiyle var olduğu gibi gündelik hayatta: okulda sınıflarda, konuşma esnasında yaratılan ve kullanılan diskurlarda, yollardaki trafikte arabalar arasında, arabalarla yayalar arasında ve trafik polisleriyle ticariler arasında, otobandaki şeritler arasında, ziyafet sofralarındaki** garsonla müşteri, bulaşıkçıyla aşçı arasında, akademisyenle taksi şoförü arasında, seksizmin, türcülüğün, ırkçılığın, ayrımcılığın, homofobinin, transfobinin, yaş ayrımcılığının diskurda ve pratikte vuku bulduğu her alanda, toplumsal ve iktisadi sınıflar arasında, erk her taraftan gelmektedir ve bu yüzden her yerdedir. Kimi erk ilişkileri “DUR” ya da “GİRİLMEZ” tabelaları kadar nettir, kimi kuyruğu bozana göz yummak kadar gömülü.

Eğer erk her yerdeyse, şiddet de her yerdedir. Bütün ilişki biçimlerinin içerisinde ve etrafında üretilen bir ilişkidir. Her yerden gelmektedir. Şiddet, savaş gibi, polis tarafından toplanma hakkının gasp edilmesi gibi, keyfe keder sokağa çıkma yasakları gibi ya da barış isteyenlerin ortasında patlatılan/patlatılmasına izin verilen canlı bombalar gibi olaylarla kanlı yüzünü  bariz biçimleriyle gösterebiliyorken, gündelik hayatın içerisine gömülü de olabilir. Bakkaldan yapılan basit bir mübadeleyi, meta fetişizmiyle paketlenmiş bir ürünün içindekiler kısmında yer almayan ucuz iş gücü ve üzerindeki tahakküm, harcamaların düşürülmesi için iş cinayetinin kurbanı işçilerin kanları, monokültürle tahrip edilen doğa, GDO’suyla bizi uzun vadede kadavraya çeviren kimyasallar, fabrikaların ihtiyaç duyduğu enerji için yapılan HES’ler, ormanları delip geçen, toprağı asfaltla örten ve içerisindeki yaşamı, ekosistemleri katlederek kateden yollar ve köprüler, üzerinde seyahat ettiğimiz trenlerin raylarını döşeyen, gemilerin tersanelerinde kendi ölümlerine itilen işçilerin adrenalin bezleri, evimizde sıcak otururken ısının kaynağını yerin kilometrelerce altında arayan işçilerin isten kararmış derileri, göçük altında fosil yakıtlara karışan son nefesleri ve burada sayarak bitiremeyeceğim hayatın her alanına saçılmış bir şiddet ve – tabi ki ondan hiçbir zaman sökülüp atılamayacak olan – erk ilişkisi olarak düşünmeliyiz. İçindekiler, hiçbir zaman iktisadi ve toplumsal süreçlerden bahsetmezler.

2.1. BİR ÖRNEK – bİr sonuÇ:

Ateşin kontrolü ve taş-bıçak gibi aletlerin yapımıyla, ve özellikle Buzul Çağı’nda bitki örtüsünün yok olmasının da etkisiyle – ne kadar diş yapısı, bağırsak uzunluğu, mide asidi, tükürük bezleri gibi özellikler üzerine yapılan araştırmalar, insanların frugivore (meyve ve yemişle beslenen) olduğu hususunda sağlam tezler ortaya koymuş olsa da – insanlar hayatta kalabilmek için et yemişlerdir. İnsanın etle beslenmesinin tarihi, sadece hayvanların avlanmasını değil, aynı zamanda neandertal insanların ve diğer homo sapienslerin homo sapiensler tarafından avlanmasını da kapsayan kannibalistik bir süreçtir. Et yemek, belli ritüeller (ateş yakmak, kemiklerden takı ve süs eşyaları yapmak vb.), hatta dini ve estetik değerler içeren (Fransa’nın Lascaux, İspanya’nın Altamira mağaralarındaki çizimler vb.), insanların kültürü ve kültürün insanları etkilediği bir faaliyettir. Bu ritüeller, friguvore olan insanın etçil bir besin düzenine geçişine kendini ikna/adapte etmesi olarak okunabilir. Simge-yaratan, alet-kullanan ve bunları bir bağlam içerisine sokabilen insanın, yaşanılanı anlatılamak arzudur. Bu anlatı, hafızanın aktarılabilmesini olanaklı kıldığı için, besin zinciri hiyerarşisinde insanın yerini belirleyen temel olgulardan biri olmuştur. Bu anlatılarda, insan-üstü olanın görüngüleri avlananlarla özdeşleşmiştir. Hayvan, avlanan-hayvana dönüştürülerek besin zincirinde yapay olarak aşağı itilmiş olsa bile, insan psişesinde yukarı, insan-üstü kategoriye tırmandırılmıştır. Hem hafıza sayesinde “et yemek” anlatısıyla “türünü devam ettirmiş olma” anlatısı arasındaki bağın korunması, hem de bu “türünü devam ettirmiş olma” anlatısının “hayatını başka bir türün ya da avın insafına, avın gelecekte de avlanabilirliğine bağlı idame ettirme” anlatısına eklemlenmesi ile teolojik bağlama taşınması, insan psişesinde avın üst konumunu belirlemiştir. Lakin bu anlatı, tanrının merkezileşmesi ve kaçınılmaz olarak şeytanın tekilleşmesi (yani politik erkin merkezileşmesi ve düşmanların bir dizgede, kümede tanımlanması) ile birlikte tahrip edilmiştir.

Bu tahribatla birlikte av ve avlanan arasındaki anlatı değişmiştir. Semavi dinlerde “dünya üzerindeki canlıların insan tüketimi için yaratıldığı” fikrinde kendini göstermesi basit bir besin zinciri savına indirgenemez. Hiyerarşide artık avlayan-minettar insan ve avlanan-kutsal hayvan dışında bir de insanın kendi imgesinden yarattığı bir erk daha vardır. Bu insan-üstü, mutlak-erkin imgesi insanın besin zincirindeki yerini ve besin düzeninin nasıl olması gerektiğini, insanın ağzından dökülen kutsal ifadeler ve hükümlerle buyurmuştur. Bu buyruklar kodlar halinde toplumsal-olana kilim gibi işlenmiştir. Hepimizin içine doğduğu diskur ve gündelik pratiğin kökeni işte burada yatmaktadır: “Bir hayvanın hayatı, insana fayda sağladığı ölçüde anlamlıdır.” Erk (insanın hayvandan üstün olması, insan hayatının idamesi için hayvan hayatının hem ritüel olarak – kurban bayramı gibi – hem de gündelik olarak – kümesler, ahırlar gibi alanlarda kapatılması gibi –  feda edilebilmesi) ideolojik olarak kendini baskın kılarken, şiddet (hayvanların et için kesilmesi, kıyafet için derilerinin yüzülmesi, üretim için emeklerinin çalınması gibi) pratikte kendini devam ettirmekte fakat mutlak-erk ideolojisiyle gizlenmektedir.

Kapitalist dünya-ekonomisinin dayattığı her şeyin metalaşması süreci, toplumsal-olanın mübadele değerinin belirlenebilmesi ya da katı olan her şeyin buharlaşması ile birlikte bu üst olma/boyun eğdirme ideolojisi diskur değiştirdi. Bu diskur, bir tarafta, hayvan hakları adı altında sadece belirli hayvanların haklarının savunulduğu sapkın bir türcülüğü; veterinerleri, petshopları, pahalı mamaları, pahalı aşıları içeren bir piyasaya eklemlemiş, diğer taraftan, hümanizma adı altında açlığa yapılan vurguları, piyasa için üretilen (tabi ki yeniden-üretilen ve birbiriyle tutarsız) “beslenme ile ilgili” bilimsel araştırmaları, damak zevki denen gourmand (İngilizce kelime hem gurme hem pisboğazlı anlamına gelmektedir) sözde-mutfak-kültürünü hayvansal ürünlerin elde edildiği kanlı bir piyasaya eklemlemiştir. Bu örnekte, erk ilişkisini yaratan, inanan, kendi yaratısına boyun eğen ve en önemlisi dil aracılığıyla boyun eğmesini açıklamaya, yarattığı şiddeti haklı çıkarmaya çalışan, gündelik hayatında status quo’yu koruma ve rutini inşa etme mücadelesi veren konformist insandır.

Haklı çıkarılmaya çalışılan erk-şiddet ilişkisini 4 maddede özetlersek:

(1) İktisadi olarak, makineleşmiş ve Fordist bir üretim biçemi içerisinde canlının canının metalaşması, bir canlının değerinin sütün, etin, derinin, kemik tozunun ve yumurtanın piyasa değerine, yani ücretine, indirgenmesi (Marx’ın dediği gibi “şeker, şekerin fiyatıdır”); (2) Siyasi olarak, toplama kampının yeniden-üretimi olan hayvan çiftliklerinde ve kesimhanelerde şiddetin sistematikleşmesi, seri üretim hattındaki pratiğin seri katliamlara, seri cinayetlere, işkencelere dönüşmesi, kötülüğün sadece üreten/kasap için değil, aynı zamanda tüketen/et-yiyen içinde sıradanlığı; (3) İdeolojik olarak,  bu şiddetin normalleştirilmesi, coğrafi marjinlerde dikilen duvarların ve yaratılan söylemlerin arkasına saklanması ve topluma kaçınılmaz bir ihtiyaç olarak dayatılması, ya da paketlenmiş et ile bir canlı olan hayvan arasında dilbilimsel, imbilimsel ve fetişistik bir boşluk yaratılması; (4) Toplumsal olarak, et yemenin bir statü, bir yaşam biçimi olarak empoze edilmesi, bayramlar ve festivallerle rutinleştirilmesi ve toplumsallaştırılması.

Bizi saran şiddet ve erk arasındaki ilişki, tam da bu yüzden, diyalektik bir ilişkidir. Yukarıda anlatılanan insan ve hayvan arasındaki erk-şiddet ilişkisinin aynısı siyasi ve toplumsal tarihte insan ve insan, insan yaratısı kurumlar ve insan ve insan yaratısı sistemler ve insan arasında da gözükmektedir. Hatta, yaşadığımız dönemde insan yaratısı jeolojik bir çağ olan anthropocene ve insan arasında bu ilişkiyi görmekteyiz. Bu üretim süreçlerine ve ilişkilerine bağlı sınıfsal bir mücadeledir. Bu ilişkilerin en temelinde ise kaybeden ise her zaman insandır.

Türkiye’deki son dönem siyasi analizlerde dillere pelesenk olan şiddet sarmalı ve aynı kafanın öteki yüzü olan erk sarmalı, aynı eylemin, pratiğin; aynı cümlenin, açıklamanın, diskurun; aynı kafanın iki-yüzüdür. Şiddet ve erk Tanrı Janus’tur.

3. şİddet-erk dİyalektİğİnİn zamanı

Şiddet ve erkin her yerden geldiğini bir tarihsellik içerisinde açıklamaya çalıştık. Tarihsel olanın mekanı/alanı olduğu gibi bu mekanda zaman da bulunmaktadır ve sınanması gereken bir önermeyi beraberinde getirmektedir: şiddet ve erk her zamandan gelmektedir. Şiddet ve erk, içinde bulundukları mekana, yani şimdinin yerine, hem gelecekten hem de geçmişten gelir. Bu geliş, geçmiş-şimdi-gelecek ekseninde çizgisel, ilerlemeci, aşamalı-evrimci (stagist evolution) olarak var olan ve gelişen, ve bu bütünün geometrik alanlara bölündüğü (yıl, ay, saat, dakika vb.) evrensel ya da genelgeçer bir tik-tak değildir.

Geçmiş, zamansal sınırı (başlama ve bitiş noktaları) keyfi olarak seçilen olayların, şahsi ve kolektif hafıza tarafından yeniden-şekillendirildiği ve yeniden-kurulduğu, bazı olguların dışarıda tutulduğu ya da görmezden gelindiği, bazılarının içeride tutulduğu, hepsinin yorumlandığı ve kodlandığı, kodlanırken bazılarını abartıldığı, bazılarını çarpıtıldığı, bazılarının unutulduğu yorumbilgisel bir anlatıdır (narrative). Erk bu anlatıdan, meşru, hatta sözde-bilimsel, boyun eğdirme biçemlerinin (tarihsel olarak, kadın/erkek, siyah/beyaz, hayvan-doğa/insan-kültür, kul/tanrı ya da öteki/devlet gibi erk – ya da ezen/ezilen – ilişkilerinin) tarihdışı (ahistorical), geriye dönük ve seçici (retrospective and selective) anlatıları olarak “etkin ve güçlü” tarafından, veya bu boyun eğdirme biçimlerine karşı verilen bir mücadelenin anlatısı olarak üretilmektedir. Şiddet ise, toplumsal ve bireysel travmaların sessiz-anlatıları, faillerin şanlı galibiyet anlatısı, ezilenlerin mücadele anlatısı ya da meşrulaştırılmaya çalışılan sistematik şiddet biçemlerinin (düzenli ordular ve onları koruyan yasaların tarihi gibi) anlatıları olarak üretilmektedir.

Marx ve Engels Alman İdeolojisi‘nde sadece tek bir bilimi tanıdıklarından bahseder: tarih bilimi. Tarih bilimini, doğal bilimler ile ilgilenen doğa tarihi ve ideolojinin bozduğu ya da tamamıyla soyutladığı insan tarihi olarak ikiye ayırırlar. İdeolojinin kendisi de bu tarihin çehrelerinden biridir. Tarihsel olarak devingen olan ideoloji, tarihdışı bir yöntemle Tarih’e vurgu yaparak kendini resmi – ya da Kuhn’un dediği gibi – baskın paradigma olarak üretir. Geçmiş, resmi tarihlerle öteki tarihlerin, öteki belleklerin çatışma alanıdır. Bu bağlamda, sınıf çatışması nasıl devingen tarihin motoruysa eğer, resmi tarihle öteki-tarihin çatışması da şimdideki tarihin, tarihyazımının motorudur. Fakat resmi tarih sadece öteki-tarihlerle çatışmaz, aynı zamanda resmi ideoloji vasıtasıyla bireysel ve toplumsal hafızayla da çatışır, onu manipüle etmeye, öteki-tarihleri asimile etmeye, ötekine boyun eğdirmeye de çalışır. Nietzsche, yaşamı parçalayan ve yozlaştıran ve en nihayetinde kendini yozlaştıran bu tarih fazlasını şu sözlerle açıklar: “Tarih, yaşamın hizmetinde olduğu sürece tarihdışı bir gücün hizmetindedir.”

Gelecek, bir kurgudur, imgelemdir. Henüz içerisinde var olmadığımız gelecek, hafıza tarafından tahrip edilen ve şimdide kurgulanan bir taslak-praksistir.  Parçalar halinde algıladığımız dış dünya, bilinçdışı tarafından önceki deneyimler anımsanarak nasıl tamamlanmaktaysa ve bir bütün-imge (kendi kendimizi kandırmak pahasına) nasıl yaratılmaktaysa, henüz göremediğimiz, ama hakkında bir fikrimiz/fantezimiz olan gelecek de aynı şekilde tarafımızdan şimdide tahayyül edilmektedir. Erkin gelecek ile ilişkisi, yukarıda bahsedilen kurumsallaşmış ilişkilerin bekası, ezen/ezilen ilişkisinin bozulmaması için, yani status quo adına, yaratılan muhafazakar diskurlar ve pratikler ya da şimdiye izdüşümlerdir. “Ayaklar baş olmaz,” “vatan sağ olsun,” “annelik en önemli kariyerdir” ya da “kadının yeri mutfaktır,” “eşcinsellik tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır,” “tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ümmet, tek ırk” “beton makinesinin pat pat vurması kalkınmadır” vb. gibi geniş-zamandaki diskurlarla geleceğe de atıfta bulunurlar. Bu diskurlar vasıtasıyla, tekrar tekrar üretilen ya da yeri sağlamlaştırılan erk ilişkileri, söylemden pratiğe dönerken sebep oldukları dışlayıcı pratik ve dil yüzünden, şimdide şiddeti yaratmakta ve en korkuncu tarihsel olarak ezileni dışlayarak, ötekileştirerek, şeytanileştirerek ve yok etmeye çalışarak kendilerini yani ezeni yaratmaktadır.

Şiddet ise henüz gerçekleşmemiş gelecekten şimdiye kurgusal bir korku, paranoya ve otosansür olarak yansımaktadır. Önleyici-engelleyici ya da edilgen bir pratiktir ya da pratik-taslağıdır. Gelecekten bu şekilde yansıyan daha gerçekleşmemiş potansiyel şiddet, chronos (resmi zaman, formal time) içerisinde bir kairos (uygun/doğru zaman, right time) yaratır. Wallerstein, bu kriz ve dönüşüm anlarını, insan seçimlerinin dönüşümsel Zaman-Mekan’ı (TimeSpace) ya da ardışık çatallaşma süreçleri olarak da adlandırmaktadır. Potansiyel şiddetin kinetik şiddete ya da şiddet pratiğine evrilmesinin evvelinde, insan kendisini bu çatallaşmanın ortasında bulur. Bu çatallaşma olasılıkları gelecekten yansıyan, insanın gelecek olarak kurguladığından sekip geri dönen yankılardır. Bu yankıların ortasında, şimdide insan ya sessiz kalıp boyun eğecek, ya da “Artık yeter!” diyecektir.

Şimdi, gelecek ve geçmişin kesiştiği noktadır. Hafızanın, belleğin tahrip ettiği geçmiş ile hafızanın ve kurmacanın tahrip ettiği gelecekin temas ederek eyleme yansıdığı o an-bütününün bir parçasıdır: “yine de bir hortlak gibi [geçmişten] çıkagelir ve bir sonraki anın huzurunu bozar.” (Nietzsche, 2006) Leibniz’in de dediği gibi bir an içerisinde, farkındalık tarafından eşlik edilemeyen bir algılar sonsuzluğu vardır. Bu, tek tek etkilerin çok ufak ya da ani, sayısız veyahut durağan, değişmez ya da ayırt  edilemez olmasından kaynaklanır ama bu etkiyi bir bütün içerisine yerleştirilerek anlaşılır hale getiririz. Bu bütün ise, bellek tarafından sağlanan bir “art arda gelişler” sayesinde yaratılır. Art arda gelme keyfi bir nedensellikle bağlanan bir kurmacadır. Tahrip edilen geçmiş, hatırlamanın alanıdır ve hafızadan ya da bellekten geri çağırılanlarla yaratılan eksik, kusurlu bir alandır. Geri çağırılanın eksikliği ve/veya sebep olduğu tahribat şimdinin alanı yaratır, kısacası şimdi bir unutuş alanıdır:

[…] eylemde bulunan her zaman vicdansızsa, bilinçsizdir de, bir şeyi yapmak için çoğu şeyi unutur, ardında kalana karşı adaletsizdir ve yalnızca tek bir hakkı, şimdi olması gerekenin hakkını tanır. (Nietzsche, 2006)

Şimdi, sadece bir unutuş (bilinçsizlik) alanı değildir, aynı zamanda bir irade, karar ve tercih (adaletsizlik) alanıdır. Bu karar anı-alanı ya da Zaman-Mekanı ardışık çatallaşmaların kairos’udur.

Bu tahriplerin, güdümlemenin ve manipülasyonun – gerek şahsi gerek kolektif olarak – yarattığı bütünün göreceliliği; çizgisel, ilerlemeci, eklektik ve aşamalı-evrimci zaman anlatısını devre dışı bırakmaktadır. Aynı parçaların farklı yerleştirilmesiyle ya da aynı parçalar bütününden farklı parçalar seçilmesiyle oluşturulan ve şimdide tekrar tekrar yaratılan brikolajlar ya da mozaikler gibi davranır bu görecelilik.

Lakin bu brikolajlar arasında kesişen bir noktaya da parmak basmak gerekmektedir: şimdiden geleceğe geçişte yaratılan yapının yıkılmayacağına dair bilinçdışı tarafından dayatılan inanç. En basit örneğiyle, geçmişten gelen deneyimimizin bize, yarın da güneşin doğacağını önermesi gibi ya da her an bilinçdışımızın var olduğumuz garantisini vermesi gibi hayatımızı idame ettirmemiz için gereken gelecek kurguları ya da inançlar bu farklı brikolajların ortak noktasını oluşmaktadır. İnsan kısa vadedeki geleceğinde ya da gündelik rutininde radikal değişiklerin olacağını düşünmeye yatkın değildir. Bütün veçheleriyle şimdinin kesişme noktasında yaşanan travmatik bir olay, bir patlama şimdide üretilen rutinin hem mekanını hem zamanını tahrip edebilmekte, şimdiyi ya da olayı bir noktaya sabitleyerek hafızanın ve kurmacanın şimdide yarattığı tahribatı bir boşluğa, travmatik bir karadeliğe dönüştürebilmektedir. Bu konuya ilerde değineceğiz.

4.   erk-Şİddet sarmalında bİr ganglİOn: Devlet

Foucault’nun, erkin “boyun eğdirme biçimi” tanımını dışarıda bırakması, daha belirgin, kısıtlayıcı ve daha çok araştırılmış, devletin de içinde olduğu bir erk-şiddet ilişkisi analizinin ötesine geçme amacı taşımaktadır.  Peki devlet gerçekten bu kadar bariz midir?

Devlet, erk ve şiddet ilişkilerinin kurumsallaşma sürecinde kristalize olan, erk ve şiddet çerçevesinde bir biçim yaratma aşamasında içeriğinin boşaltıldığı bir olgudur. Erk ve şiddet ganglionları (sinir düğümleri) gibi örgütlenen devletler, erk ve şiddet arasındaki bayağı olumsuzlamayı, yani kavramların resmi ama tarihdışı tanımlarını yaratır. Devletin erki ve uyguladığı şiddet, sınırlarının devlet tarafından sınırsız sermaye birikimi için çizildiği, hukukyasa ya da meşruluk gibi tanımları metafor yığınlarıyla ve muğlak kavramlarla dolu iki olgudur. Devlet bu iki olgunun da tekelini elinde bulundurduğunu, yani mutlak erk ve mutlak şiddet makinesi olduğunu iddia eder. Bu – yukarıda açıklandığı gibi – tanımı ve yapısı gereği ulaşılması imkansız bir savdır. Devletin toplum üzerindeki erki ve toplum üzerinde uyguladığı şiddet, erk ve şiddet arasındaki diyalektik ilişkiden koparıp atılamaz.

Çokça tartışıldığı üzere, şiddetin tekelini (düzenli ordular, kolluk güçleri, hapishaneler, savaşlar vb.) ve rızayla oluşturulan bir erkten gelen hegemonyayı (yasalar, yasaklar, vergiler, sömürgeler, iktidarın kendinden menkul meşruiyet araçları vb.) elinde bulundurduğunu iddia eder. Toplumdan özütlenen şiddetin tekeli ve hegemonya arasındaki ilişkide, devlet mekanizmaları içerisinde kadrolaşarak hegemonyasını konsolide etmeye çalışan politik otoritenin uyguladığı fiziksel şiddetin dozunu arttırması, şiddeti yönelttiği kesim üzerinde erkini, hegemonyasını, gözetim ve yönetim kapasitesini kaybettiğinin göstergesi olarak yorumlanmaktadır. Diğer bir deyişle hegemonya, iktidara gösterilen rıza üzerinden ilerlerken, bu rızanın kaybolmaya yüz tutması ile birlikte şiddetin dozu artar ve şiddetin dozunun artması, dağılmakta olan erki muhafaza etme çabası olarak okunabilir fakat kesinlikle “şiddet varsa erk yok olmuştur,” demek değildir. Bu iki olgu birbirlerini devamlı olarak üretir ve yeniden üretiler, diğer bir deyişle birbirlerini var ederler.

Bir toplumda, şiddetin dozunun ve kapsamının artması iki olguya işaret eder.

Birincisi, devletin erkindeki düşüşe işaret eder. Devletin kolluk güçlerinin ve lümpen proletaryadan örgütlediği paramiliter güçlerinin şiddeti tırmandırması, erki ya da toplum üzerindeki hegemonyası azalmakta olan iktidarının çözülmesi karşısında verdiği bir tepkidir. İktidarın çekimsel alanının oluşturduğu politik sistemin çeperinde, iktidarın yörüngesine kendi rızalarıyla giren ve burada dönen uyduların yörüngeyi terketmesi akabinde uyduları yörüngede tutmak adına merkezden gelen yapay bir çekim gücüdür şiddet. Bu çekimin başarısız olması durumunda yörüngeden kurtularak başka örgütlenmelere giren bu kütleler, çekimin fazla olması durumunda ise iktidarın kütlesine çarparak karşı-şiddeti oluştururlar. İktidar, toplum üzerindeki hegemonyasını şiddet yoluyla muhafaza etmeye çalışır fakat bu iktidar bir kere çözülmeye başladı mı, azami dağıntıya doğru ya da yeni bir sinir düğümlenmesine doğru geri döndürülemez bir biçimde ilerler.

İkincisi, şiddetin dozunun artması politik otoritenin iktisadi kaygılarını görünür kılar. Gerek militer güçler (polis, asker, jandarma vb.) gerek paramiliter güçler (IŞİD, Osmanlı Ocakları, JİTEM, eli sopalı/palalı parasız askerler vb.) vasıtasıyla olsun; şiddet, devlet tarafından kapitalist dünya-sistemi için merkezden gelen ve kendi sınırları içerisindeki burjuvazisinden gelen sınırsız sermaye birikimi gerilimi üzerinden üretilir. Şiddetin resmi tanımını yapan da onu siyasi ve iktisadi olarak kurumsallaştıran da devlet ve kapitalist dünya-ekonomisi arasındaki bu ilişkidir. Bir yandan devlet-yapımı sürecinde kaynakların toplanması ve eşit olmayan yeniden-dağıtımı, diğer yandan kapitalist dünya-sistemi içerisinde küresel sermayenin kaynak toplanması ve yeniden-dağıtımı üzerindeki söz sahibi rolü, şiddeti devletin ve kapitalizmin olmazsa olmazı yapmaktadır. Kısacası, kaynağı, kökeni ve sorumlusu devlet, düzenleyicisi kapitalist dünya-ekonomisinin görünür elidir. AKP’nin otoriter iktidarının ve faşizminin uluslararası ve yerli sermaye, ya da kapitalist dünya-sistemi tarafından istikrar olarak görülmesinin sebebi budur.

Devletin kendisine yöneltilen şiddeti gayrimeşrulaştırma yöntemi ise iki aşamada açıklanabilir: (1) hegemonya dönemlerinde devletin örtük (?) şiddetine karşı duran özneleri hukuki ve politik retorikle fişlemesi, itibarsızlaştırması, hapsetmesi ya da uyguladığı şiddeti başarıyla gizlemesi; (2) devletin iktidarının çözüldüğü dönemlerdeyse, polis şiddeti, işkence, sokağa çıkma yasakları ve paramiliter güçlerin devlet terörüne eklemlenen, paramiliter grupların terör eylemleri yoluyla gerçekleşir. (1)’den (2)’ye geçişte, toplumun büyük bir bölümü için şiddet artık gizlenemez, baskı artık saklanamaz boyutlara gelmiştir. Şiddetin toplumun daha geniş kısımlarına yayılması, cümledeki gizli şiddet öğesini gözler önüne serer. Daha önce bir olaya karışmadan kenardan izleyenler (bystander, kenarda-duran) artık görmezden gelemeyecekleri bir biçimde kendilerini şiddetin içerisinde ve kurbanın yerinde ya da madunun (subaltern) alanında bulur.

Bu formül içerisinde, ne erk ne de şiddet sıfır noktasına ulaşabilir. Erkin sinir düğümünün merkezinde, devlet mekanizmasının ve ideolojisinin merkezinde, farklı işbirliklere, farklı ittifaklara dönüşebilir. 7 Haziran – 1 Kasım sürecinde gördüğümüz de budur. AKP’nin erki azalmakta, şiddetin dozu artmaktadır. Fakat MHP, Saadet Partisi ve Büyük Birlik Partisi’nin, kısacası sağın tarihsel bir refleksi olan ve tabanlarına milliyetçilik, dindarlık ve ataerki gibi tarih fazlaları aracılığıyla hızlı bir şekilde dayattıkları bir ittifakın çırpınışıdır. Öte taraftan AKP’nin elinde şişirdiği iktisadi balon, artık daha fazla şişmemektedir. Hem coğrafi hem iktisadi sınırlara ulaşılmıştır. Merkez ülkelerden ithal edilen kar marjı düşük üretim süreçlerinin getirdiği fakat hızla buharlaşmakta olan şişkinlik, merkezden çevreye ihraç edilen yapay döllenme krizlerin yalancı gebeliği ve bu geleceği olmayan, ölü süreçleri beslemeye çalışan HES’ler, Nükleer Santraller, köprüler, yollar ve doğaya açılan yaralardan çekilmeye çalışılan diğer damar yolu iltihapları. Ekonomik krizin ve erkinin azalmasının  kairos‘u içerisinde AKP iktidarının bir tercih yapması gerekmektedir: ya erkinin azaldığını kabul ederek elindeki erki, ve tabi ki krizin mesuliyetini, mevcut sağ içerisinde paylaştıracak ve otoriter devlet ganglionunun kontrolü için yeni siyasi mücadele alanları açılacak ya da erki salt kendinde tutmak / tekrar konsolide etmek için yeni şeytanlar yaratarak şiddete başvuracak ve mücadele içerisinde erkini eritecektir.

Bu iki olasılık da aynı kapıya çıkmaktadır. Gücün paylaştırılması durumunda, yani hegemonyanın yeniden tesis edilmeye çalışıldığı dönem içerisinde “şiddet ya da başkaldırı olmayacak” diye okumamak gerekir. Tam tersine, varolan şiddet ideoloji yoluyla – hukuk, medya, eğitim vb. – başarıyla gizlenmeye, toplum üzerindeki şiddet görünmez kılınmaya ya da toplum ideolojik ve psikolojik şiddet yoluyla baskı altına alınmaya çalışılacaktır. Bu baskı, kaçınılmaz olarak, toplumda bir tepkiye, zamanla yeniden tesis edilmeye çalışılan rızanın kaybolmasına, toplum üzerinde devletin erkinin tekrar azalmasına ve tekrar sistematik ve görünür şiddete yol açacaktır. Kısacası, iki durumda da solu örgütlü olmaya itecek bir mücadele beklemektedir.

5. faİller, Kurbanlar ve sessİzlİğİn tarafı

Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler adlı eserinde ortanca kardeş Ivan Karamazov, insan yaratısı ve insanı denetleyen bir mutlak erk düzeninin, yani tanrının eksikliği durumunda, “her şey mubahtır” formülünü ortaya atar. Bu kışkırtıcı bir formüldür fakat Ivan’ın kendi şeytanıyla karşılaşmasında, Mefisto (şeytan) şöyle söyler:

Tanrı ve ölümsüzlük olmadığına göre yeni insan, bir başına bile kalsa tanrısal insan olabilecek ve yeni sıfatına dayanarak gerekirse kalp huzuruyla eski köle insanın bütün manevi engellerini aşabilecektir. Tanrıya kanun yoktur! Her yer Tanrınındır; ayak bastığı her yer yücelir… Kısacası, ‘Her şey mubahtır’, o kadar işte.

Mefisto Ivan’ın formülünü manipüle ederek tekrar yaratır. Tanrı öldüğü için değil, herkes Tanrı olduğu için, Tanrının varlığının doğası yüzünden her şey mubahtır. Lacan, Ivan’ın şeytanının formülü; “Tanrı öldü. Artık hiçbir şeye izin yoktur” olarak yeniden yazar.

Dostoyevski’nin eserindeki bir diğer karşılaşma Büyük Engizisyoncu bölümünde geçer. 16. yüzyılda Sevilla’yı görmeye karar veren Mesih ile Büyük Engizisyoncu Kardinal arasında geçen diyalog erkin ve şiddetin iç yüzünü göstermektedir. Engizisyoncu şöyle der Mesih’e:

Ama ne söyleyebilirsin, söyleyeceklerini çok iyi biliyorum. Zaten bundan önce söylediklerine başka bir şey katmaya hakkın yok. Neden bize engel olmak istiyorsun? Bize engel olmak için geldiğini kendin de biliyorsun. Ama yarın ne olacağını biliyor musun? Senin kim olduğunu bilmiyor, bilmek de istemiyorum. O musun, yoksa sadece O’nun benzeri misin? Kim olursan ol, hemen yarın hüküm giydirip en azılı zındık olmak suçuyla yakacağım seni. Bugün ayaklarını öpen halk, yarın bir göz aretimle atılacın ate odun taşımaya koşacak, bunu biliyormusun?

Kardinal, Mesih’in “sizleri özgürlüğe kavuşturmak isterdim” sözünü hatırlatarak şöyle devam eder:

Evet, yaptığımız iş bize pahalıya mal oldu, ama Senin adını kullanarak sonunu getirdik. On beş yüzyılr bu özrlükle savaştık durduk, ama bitti ark, kökünden hallettik. Buna inanmıyor musun? Bana sakin sakin bakıyor, kızmayı bile küçüklük sayıyorsun. Ama şunu bil ki, insanlar özgür olduklarına şimdi her zamankinden çok daha emindirler; oysa özendikleri özgürlüğü kendi elleriyle bize teslim ediyorlar. Bizim eserimiz bu.

Politik otoriteyle mutlak erk diskuru arasındaki ilişki tam da budur: “Sen her şeyi Babana devrettin, artık her şey O’nundur. İstersen yeryüzüne bir daha hiç gelme ya da belirli bir süre için de olsa işlerimizi karıştırma…” Kısacası, mutlak erk yaratısı varsa, her şey mubahtır. Erk uğruna mutlak erk imgesi bile öldürülebilir.

Mutlak erk imgesinden mutlak şiddete geçen düşünsel bir kurgu bu. Fakat bu kurgudan yaratılan gerçekliğin bedeli her zaman ağır oluyor. Ankara Garı’nda kendini patlatan iki canlı bomba ile devlet arasındaki 360 derecelik benzerlik de burada yatıyor. Zizek canlı bombalarla ilgili şöyle söylüyor:

Lacan [ve tabi ki Mefisto] tarafından tersyüz edilen [Ivan’ın] sözlerine köktenci teröristler en iyi kanıtı oluştururlar: Tanrı varsa her şey mubahtır. Eğer ilahi bir araç [tanrının senin varlığın üzerinden hareket ettiği bir araç] gibi davranıyorsan öldürebilir veya tecavüz edebilirsin çünkü eyleme geçen sen değilsin, senin varlığın aracılığıyla eyleme geçen Tanrıdır.

Ankara Katliam’ı sonrası ortaya çıkan telefon konuşmalarında yapılan öteki dünyanın gerçekliği ve bu dünyanın manasızlığı vurguları da yukarıda alıntılananlara paraleldir. Hurileri tatmin etmek için sadece penisini koruyan canlı bombanın içinde olduğu haleti ruhiye budur. Mutlak erkin bir kişinin aracılığıyla eyleme geçmesi düşüncesi, Ivan’ın şeytanının dediği gibi o insanı her şeyi yapabilecek tanrısal insan patolojisine sokar. Bu mutlak erk yaratısı içerisinde kaybolan insan, kendi varlığını da bitirmek durumdadır. Bu da varlığın bir yok oluşa terk edileceği kendini patlatma anıyla, yani mutlak erkin güdümünden mutlak şiddetin arzusuna geçiş ile açıklanabilir. eğer ben tanrısal insan isem, fiziksel sınırlarımdan kurtulmam gerekmektedir.***

Mutlak erki ve mutlak şiddeti kendine hak gören başka bir varlık – kurumsal bir varlık – daha vardır. Kendi özgürlüklerimizden vazgeçerek içerisinde özgür olduğumuzu sandığımız, mutlak erk ve mutlak şiddet arasındaki ilişki bağlamında, canlı bombanın 360 derece öteki (!) tarafında bulunan, Devlet.

Tanrı imgesinde yaratılan mutlak erk olgusunun ikamesi olan Devlet, bu mutlak erki, 360 derecelik sapma (detour) sonrasında, yasanın kutsallığından, kolluk güçlerinin emir komuta zincirinden, potansiyel veya fiziksel şiddetten, adliye koridorlarının tek taraflı adaletinden geçirerek kurumsallaştırır ve bürokratikleştirir. Poe’nun Çalınan Mektup adlı öyküsündeki hırsızlık ve yanıltma eylemleri sonucu planlanmış rotasından çıkan (detour) ama açılmadan geri dönen mektup vakasında olduğu gibi canlı bombanın mutlak erkten (potansiyel enerjiden) mutlak şiddete (kinetik enerjiye) geçen ani eylemselliği – katliam ve cinayeti – devlet ganglionunun yasallaştıran dolambaçlı yollarından geçerken yavaşlar fakat son tahlilde cinayet ve katliam gerçekleşir.

“Öldürmeyeceksin” yasasını ilk çiğneyenler her zaman yasayı koyanlar, yasanın sınırlarını belirleyenler ve onu dayatanlardır. IŞİD ile devlet mekanizmasını tamamen kontrol eden AKP arasında, mutlak erk (ve kaçınılmaz olarak mutlak şiddet) bağlamında olduğu savunulan 360 derecelik fark, bilinçdışından çıkan bir kabuldür. Başbakan Davutoğlu’nun diğer politik gaflarında olduğu gibi: “Nerede bir zalim varsa onun yanında olacağız,” “Suruç bombacısı yakalandı, hukuka teslim edildi” ve özellikle “Biliyorsunuz bu, bir eylem hazırlığı içinde ama bunu gerçek bir eyleme dönüştürmedikçe veya elinizde o eylemin olabileceğine dair bir veri olmadıkça tutuklayamazsınız. Türkiye, demokratik bir hukuk devleti.”

Meçhul değil, meşhur olan failleri ele veren sadece bilinçdışından söz yordamıyla fışkıranlar değildir elbette. Travmatik olaylar sonrasında faillerin, kurbanlar ve kenarda-duranlarla (bystanders, olaya karışmadan bir kenarda duran kişi) arasındaki ilişki analiz edilmelidir. Klinik psikoloji profesörü olan Judith Herman’ın kavramsallaştırdığı fail/kurban/kenarda-duran ilişkisine bir bakalım.

Psikolojik travmanın merkezinde yatan diyelektik ilişki korkunç olaylar akabindeki reddetme dürtüsüyle bağırarak ifşa etme dürtüsündeki çelişkide yatmaktadır. İnsan kaynaklı travmatik olaylar sonrasında kenarda-duran, kurban ve fail arasındaki çatışmanın ortasında kalır ve taraf seçmek zorunda bırakılır. Bu durumda, failin tarafını seçmek her zaman cezbedicidir. Failin tek isteği kenarda-duranın susması, hiçbir şey yapmaması ve kafasını çevirmesidir. Kurbanın isteği ise eylemlilik, dayanışma ve hatırlanmadır. Unutmak isteyip unutamadığı acısının yükünü paylaşmak ister. Kenarda-duranın çoğu zaman almak istemediği bir yüktür bu. Kenarda-duranın vahim olanı görmezden gelme, onu duymama ve onun hakkında konuşmama arzuları sayesinde bir unutuş perdesi travmatik olayın üzerine serilir. Ivan’ın köpeklere parçalatılan bir çocuğun öyküsünden hareketle sarfettiği sözler, kenarda-duranın düşünce yapısını gözler önüne sermektedir:

Hiçbir şey anlamıyorum, anlamak da istemiyorum. Olaylarda kalmak istiyorum. Anlamamaya karar vereli çok oluyor. Anlamak istersen olaydan sıyrılman gerekir, oysa ben sadece olayda kalmak istiyorum […] Suçlular bulunmamış, her şey düz, basit bir zincirlemeden ibaret olmuş, benim de bunlardan haberim varmış da ne olmuş!

Fail ise bu noktada kendi gücünü dayatmaya mücadelesine girer. Olayı bir gizlilik ve sessizlik perdesi arkasında bırakmaya ve kurbanı görünmez kılmaya çalışır. Eğer bu sır perdesi kalkarsa fail kurbanın güvenilirliğine saldırır. Eğer bunlar da yetmezse fail, kenarda-duranların ve dinleyenlerin kulaklarını ve ağızlarını kapamaya çalışır. Bu üç aşama sırasındaki – gerek toplumsal gerek bireysel travmalarda – söylemler hep aynıdır: “asla olmadı,” “kurban abartıyor,” “kurban kendi kendine yaptı,” ya da “kendi sebep oldu,” “zaman geçmişi unutma ve devam etme zamanı” vb.

Judith Herman’ın bahsettiği bu söylemler ve pratikler, 7 Haziran – 1 Kasım sürecindeki devlet katliamları sonrasında sıkça tekrarlandı: yayın yasakları, anaakım medyanın sansürleri, sosyal medya sitelerinin kapatılması, Ankara Katliamı sonrası yapılan “kendi kendilerine yaptılar” söylemleri, Adalet Bakanı Kenan İpek’in ‘istifa edecek misiniz’ sorusuna gülerek yanıt vermesi, milliyetçilik ve mezhepçilik gibi toplumda kutuplaşmaya iten ve kenarda-duranı kendi tarafına çekmeye çalışan nefret söylemleri. Barış Mitingi’nde Türk bayrağı göremediği ve mitinge katılanların Müslüman olmadığını düşündüğü için ölen insanlara üzülmediğini söyleyen kişinin failin diskurunu kullanması bu anlamda şaşırtıcı değildir.

Bu bağlamda failin aynadaki yansıması kenarda-durandır. Failin söylediklerini söyleyemeyen ama konuşma imgesini olduğu gibi yansıtan bir çeşit suflörlüktür. Bu yansıma-olma durumu o kadar yer eder ki, kenarda-duran konuşmak istese dahi konuşamaz duruma gelmiştir. Sesi kaybolmuştur, kendine özgü bir eylemselliği yoktur. Sadece bir yansıma, erkin bayağı bir taklidini yapan bir görüngüdür. Kendi diskurunun ve pratiğinin bir yaratısı, yansısı olan kenarda-duranın aciziyetinden faydalanarak, onu dışsallaştırarak (içselleştirmeden biçime uygulayarak) bir mağdur edebiyatı imgesi yaratır. Kenarda-duranı ve kurbanı sessiz kılarak yarattığı acziyetin yansımasını bir manipülasyon aracı olarak kullanır ve topluma empoze eder.

Bu ilişki, IŞİD ile AKP arasındaki 360 derecelik farktan farklıdır. IŞİD ve AKP aynı düzlemde hareket etmektediler, birbiri üzerine çakışık, biri hızlı biri yavaş hareket eden iki çark gibidir. Ortaya çıkan eylem aynıdır – cinayet – fakat biri yasallaştırma ve meşrulaştırma mekanizmasına dahil olduğu için daha ağır hareket etmektedir. Başka bir benzetme yapmak gerekirse: fail aynada bir yansıma daha görmektedir. Arkasında bulunan başka bir aynadan önündeki aynaya yansıyan bir ikinci görüntü, kendi arkasından kendi görüntüsünün yansıması ya da kendi yerine tetiği çekenin imgesi. Bu 360 derecelik farkla yaratılan sapmadır. Burada tetikçi imgesi karşısında esas fail sessizliğini korumakta, yapılanlara göz yummakta, eylemi yasallaştırmaya çalışmaktadır. Eşzamanlılığı bozan aradaki aynanın varlığıdır.

Fail ile kenarda-duran da eşzamanlı hareket etmemektedir. Olay ile anlatı arasındaki zaman farkında, kenarda-duran ne yapacağını ve ne söyleyeceğini bilemez bir halde failin açıklamasını taklit edeceği anı beklemektedir. O beklemenin kenarda-duran üzerinde bocalatıcı bir etkisi vardır. Fail ile kenarda-duranın eylemleri de birbirinden farklıdır – cinayet ve sessiz kalma – ama aynı amaca hizmet etmektedirler. Lakin kenarda-duranın kurban olmasıyla ayna çatlamaya, kurbana dönüşmekte olan kenar-duranın sesi çatlaklardan sızmaya başlar.

Kurbanın aynadaki yansıması ise, sesini çıkarmak isteyen ama çıkaramayan kendi imgesidir. Bu sebeptendir ki acısını paylaşmak, başkalarından kendi sesini duymak, ya da çatlaklar yaratılarak kendi sesinin dışarı çıkabileceği bir durumun yaratılmasını ister. Paylaşılmak istenen yük budur: “Sessizliğe karşı hakikati haykırmak!”

Judith Herman, travmatik gerçeği bilinçte tutmak için gerekli olanın sosyal bağlam olduğunu söyler. Bu bağlam, bireysel travmalarda eşimizin, dostumuzun ve sevdiklerimizin yanımızda olması iken, toplumsal travmalarda ise siyasi hareketlerdir. Güçlü politik hareketlerin eksikliği unutmanın aktif süreçlerine sebep olur. Bu durumlarda yapılması gereken susturan ve dışlayan toplumsal süreçlere karşı çıkmaktır.

Notlar:

* James Clerk Maxwell (1831-1879) matematiksel fizik alanında çalışan İskoç bilim adamı. Maxwell’in Cini ile, termodinamiğin ikinci yasası olan, dağıntının (entropinin) izole sistemlerde sürekli artması yasasını çürütmeye çalışmıştır. Maxwell’in Cini gazla dolu iki oda arasındaki kapıyı kontrol ederek hızlı gaz moleküllerini bir odada, yavaş gaz moleküllerini diğer odada toplamaya çalışır. Böylelikle bir oda ısınırken diğer oda soğuk kalır. Leo Szilard ve Leon Brillouin, Cin’in harcadığı enerji arttıkça Cin’in sebep olduğu entropinin de artmasını göz önüne alarak, Cin’in azaltmaya çalıştığı entropinin bu entropiyle dengeleneceği yorumunda bulunurlar.

** Konuyla ilgili açıklayıcı bir yazı için ≥≥

*** Bu, tanrının içerisinde eriyerek inzivaya çekilen insandan farklı bir mental durumdur. Birinde insan tanrı-bütününün içerisinde eridiğini düşünerek erksizliğe ve şiddetsizliğe yol alır. Kısacası eylemsizliğe ulaşma çabasıdır. Öte tarafta, kendinden tanrısal bir varlık yaratarak mutlak erki mutlak şiddete dönüştüren bir patolojik vaka söz konusudur.

Kaynakça:

  1. Dostoyevski. F.M. 2007. Karamazov Kardeşler. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  2. Foucault, M. 1990. The History of Sexuality. Penguin Books.
  3. Herman, J. L. 1997. Trauma and recovery: The aftermath of violence from domestic abuse to political terror. Basic Books.
  4. Kuhn, Thomas S. 1970. The Structure of Scientific Revolutions. Chicago: University of Chicago Press.
  5. Lacan, J. 2006. Ecrits. W. W. Norton & Company Inc.
  6. Leibniz, G. W. 1896. New Essays Concerning Human Understanding. The Macmillan Company.
  7. Leibniz, G.W. 2009. Monadoloji ya da Felsefenin İlkeleri. Biblos.
  8. Marx, K; Engels, F. 1976. The German Ideology. Progress Publishers.
  9. Nietzsche, F. 2006. Tarihin Yaşam İçin Yararı ve Sakıncası. İthaki Yayınları.
  10. Wallerstein, I. The Inventions of TimeSpace Realities: Towards an Understanding of Our Historical Systems. Geography, LXIII, 4, No. 32l, Oct. 1988.
  11. Zizek, Slavoj, röportaj yapan: Eric Dean Rasmussen. 2003. Liberation Hurts. http://www.lacan.com/zizekillinois.htm.
Reklamlar

Eleştirel Eleştiri'nin Eleştirisi'ne Katkı

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s