Korsan Konuşma

I.

Akademi biat eder ve daha önemlisi siyasi erke biat ettirir, biat etmeyi öğretir. Biat ettiremediğini de ihraç eder, yalnızlaştırır ve iktidarın yargısının önüne atar. Bunun en acı örneğini bugün Türkiye’de görüyoruz. Barış Bildirisi’ni imzaladıkları için tutuklan, gözaltına alınan, yurtdışına çıkışlarına yasak koyulan, haklarında soruşturma açılan, akademiden ihraç edilen ve istifaları istenen, hatta konferansta bildirileri “önce kabul edilen sonra reddedilen,” akademik faaliyetleri engellenen akademisyenler, akademinin biat kültürünün en vahim örneklerinden birini teşki ediyorlar. Ama sadece akademi değil, genel olarak bilgi üreten ve bu bilgileri paylaşan yapıların farkında olarak ya da olmayarak kullandıkları bir pratiktir bu. İktidarın dili, sadece siyasi iktidarın ya da bir partinin dili değildir. İktidarın dili, ötekileştirici, tecrit edici, yalnızlaştırıcı ve dışlayarak var olan bir dil olarak, söylemleri muhalif ya da eleştirel olan yapıların da pratiklerinde baskın paradigmalara biat etme ve “ötekini dışlayarak var olma” bulunabilir.

Geçen yazımda Mesele Dergisi’ne yöneltiğim eleştiriler ve sorduğum sorular da bu bağlamda sorulmuş sorulardı. Aldığım cevap da, yukarıda bahsettiğim iktidar dilinin ne ölçüde yayılabileceğinin bir göstergesi oldu:

“Beyfendi,

Sizi dünyanızla başbaşa bırakmak en iyisi… Kolay gelsin…” [E-posta, olduğu gibi alınmıştır. Yazım hataları bana ait değildir.]

Kendi “dünyasını,” dışarda ve tek başına bıraktıklarıyla yaratan dil iktidarın dilidir. O kadar içselleşmiştir ki bu dile karşı gelmek “başka dünyada tek başına kalmak” ile eşdeğer gözükür. Bu dili ve pratiği kullanmak için illa iktidar partisinin mensubu ya da destekleyicisi olmak da gerekmez. Bir anlık boşluk, halihazırda eğitim aracılığıyla zerk edilmiş biat kültürünün dışsal formun dışına taşması için yeterlidir. Ama Foucault’nun dediği gibi, iktidar her yerden gelir, direniş de. Ben de Dergi’ye cevabımı bu minvalde verdim:

“Ya benim dünyamdansın ya da tek başınasın” minvalindeki cevabınız sayesinde bütün sorularımın cevabını almış oldum. Bu diyardan selamlar, bir gün sizi de bu diyarlara bekleriz =)”

Özetle: “Başka bir dünya mümkün!”

II.

Geçen yazımda söz verdiğim üzere Nottingham Üniversitesi’nde sunduğum bir konferans bildirisini çevirdim ve birazdan paylaşacağım. Fakat önce beni bu sunumu yapmaya iten sebeplerden bahsedeyim. Geçen yazımda bahsettiğim özetler üzerinden ilerleyeyim;

“Benim dahil olduğum şekliyle akademi; burs olanakları hakkında öğrenci adaylarını yanlış bilgilendirerek paralarını çalan, başka kurumlardan gelen burslara el koyarak öğrencilerin hayatlarını (faturalar ve fişler aracılığıyla) kontrol eden, yabancı öğrencileri ortak ofis içerisinde tecrit eden ya da doğrudan ortak ofisten ihraç eden, boş zamanları “özelleştiren” bir labirenttir. Özellikle de Bologna Süreci ve neoliberal dönüşüm sonrası akademi dünyasında bu gündelik hayata sirayet eden bir pratiğe dönüşmüştür. Ben de bu “gündelik hayatı” doktora çalışmalarım için gittiğim Nottingham Üniversitesi’nde tecrübe ettim. “Kayıt olduktan sonra başvurabileceğim burs olanakları” vaadiyle kandırılmış ve kayıt yaptırdıktan sonra “kayıt olan öğrencilerin” bursa başvuramayacağını öğrenmiştim. Bir senem şikayet prosedürleriyle geçti; hem okul içinde hem de bağımsız hakem ofisinde (Office of Independent Adjudicator). Nihayetinde, bölüm ve bağımsız (!) hakem, yanlış bilgilendirmeyi tanıdı ve benden özür dilendi ama “ne kadar üzücü de olsa” ellerinden bir şey gelmediğini de belirttiler. Kurumlar kurumları korudu, öteki dışarı atıldı ve problem çözüldü. Ben de okuldaki bir konferansa, doktora konum olan korsanlık üzerine, bir sunum yapmak üzere başvurdum. Konferansta da benim ve diğer ötekilerin başından geçenleri anlatarak, “korsanlar ve hırsızlar şu an burada” diyerek bitirdim. Böylelikle okul içerisindeki tecridim, nazikçe (!) geldiğim okula dönmemi rica etmeleriyle (!) sona erdi. Bildiğiniz Ship of Fools’a (Deliler Gemisi’ne) atılıp geri gönderildim. Eleştirel kuramların efendisi ve baskın paradigmaların kölesi olan akademinin pratiği budur. Ne yazık ki akademinin tarihsel yüzlerinden biri biat etmesidir; diğer yüzü ise öjenik ve ötekileştirici olmasıdır.”

Olanaklar üzerinden öğrenci çekmeye çalışmak, akademik “pazarlamanın” yeni icatlarından biri değil. Bourdieu’nün tabiriyle seçilmiş ve özel bir zümreye olmak ve tanrı vergisi yetenek ile toplumdan ve diğer rakiplerden ayrılmak konusunda akademi “olanak” kelimesini uzun zamandır aşındırıyor. Fakat akademinin neoliberal dönüşümü ekseninde ele alırsak, bu pazarlamayı iyi okumak gerekmektedir. Bir yandan tarihsel olarak biat ettiren ve siyasi iktidarı meşrulaştırma söylemleri üreten akademi, sınırsız sermaye birikimi akıldışılığının da parçasıdır. Akademi, öğrencilerin müşteri, adayların ise potansiyel müşteri olduğu bir pazardır. Akademisyenlerin belirli bir emek-zaman içerisinde belirli sayıda makale üretmesi beklenen işçiler olduğu, doktora öğrencilerinin ucuz ve güvencesiz işgücü olarak sürekli artı-değer ürettiği bir makinedir. Bölümlerin akıbeti ve önemi, üniversiteye getirdikleri kâr üzerinden belirlenir. Üniversite kampüsünün peyzajına, öğrenciye verilen burstan daha fazla bütçe ayrılır çünkü metaların fetiş karakterinde metafizik incelikler, yani “ambalaj” önemlidir. Kim artı-değeri fazla üretirse, onun üretim araçlarına yatırım ve üzerindeki baskı artar. Buna ket vuran kendini kapının önünde bulur. Kağıt üzerinde burs ve kadro olanaklarının çokluğu ve doktora öğrencilerine öğretim tecrübesi sağlama gibi söylemler afilidir. Pratikte bunlar ya yokturlar ya da sömürünün birer türevidirler.

Yoğun bir başvuru, form doldurma ve mekanik ret mektubu cevaplarına boğulma döneminden sonra Haziran 2014’te, Nottingham Üniversitesi’nin İspanyol, Portekiz ve Latin Amerika Çalışmaları Bölümü doktora başvurumu kabul etti.

Burada bir parantez açayım: farklı üniversitelerden gelen bütün ret cevapları birbirinin aynıydı: “bu sene çok rekabetçi bir başvuru sürecini atlattık, sizin başvurunuz da en iyilerden biriydi fakat yalnız x sayıda kişiyi kabul edebildiğimiz için sizin başvurunuzu reddetmek zorundayız.” Bourdieu’nün bahsettiği, seçilmiş zümreye ait olamama duygusu tam da burada bütün ağırlığıyla üzerinize çöküyor ve kendinizi yetersiz, aptal ve otomatik cevaba layık biri olarak görmeye başlıyorsunuz. Fakat aklınızda olsun, bu yetersizlik ve aptallık akademiye içkin, kasıtlı prosedürlerdir çünkü başarsız olmak bu eleme düzeninde aptallığa endekslenmiştir. Fakat problem, akademinin aptalın karşısına akıllı, uslu olmanın koymasıdır. Yani yerleşik düzene biat etme, yaramazlık yapmama, verileni alma ve gerisin geri verme, formata uyma onların referans ölçülerine göre başarılı olmanın ve seçilmenin şartıdır. O yüzden, eğer akademisyen olma yoluna inandıysanız, bu aklınızda bulunsun. Ayrıca bu ret mektuplarına cevap yazarsanız ve bir geri-dönüş isterseniz, bir geri-dönüş olmayacağını çünkü olamayacağını göreceksiniz çünkü reddeden kişi bürokrasi girdabının göbeğindeki bürokrattır, kurumun kendisi kadar kurumsallaşmıştır. Geri-dönüş istemek, bir duvarın karşısına geçip “neden” diye bağırmaktan farksız olacaktır. Geri-dönüş isteğine yazılan cevapları biraz deşerseniz bunu kendiniz de görebilirsiniz. Evet faydasızdır ama öğreticidir. Parantezi burada kapatayım.

Doktoraya kabul edildikten sonra geriye bir tek burs bulmak kalmıştı ve “gelgelci” bürokratların bana söylediği üzere, her ne kadar rekabetçi de olsa, “üniversitenin burs olanakları” tatmin edici düzeydeydi. Evet burs olanakları vardı, ama bana uygunu pek yoktu. Bir kısım burslar “deniz aşırı” ülkeden geldiğim için otomatikman eleniyordu. Diğerleri, okulun harç parasını tam olarak karşılamıyordu çünkü deniz aşırı ülkelerden gelenlerin, İngiliz ya da Avrupa Birliği’nden gelenlere oranla dört kat fazla harç parası vermeleri gerekiyordu ve sadece İngilizlerin ödediği miktar, yani harcın dörtte biri bu burslar tarafından karşılanıyordu. Hepsi çıktığında geriye tek bir burs kalmıştı ve bu bursun da başvuru süresi geçmişti. Tatmin ediciydi. Burs olanaklarının çokluğu, eleme yöntemiyle eriyip gitmişti.

Bu noktada, üniversiteyle aramda pazarlık başladı. Avrupa kökenli bir dünya-ekonomisinde, Kolomb ile bir yerli arasında ne kadar adil bir pazarlık olursa o kadar adil bir pazarlık… Bana sunulan seçenek şuydu: kaydımı bir sene erteleyip bursa başvurabilirdim ya da çalışmalarıma başlayıp bu bursa ve okulun beni destekleyeceği daha başka bir sürü bursa başvurabilirdim. Okul böylece beni destekleyecekti ve onların tabiriyle “başarılı olmak için bütün şanslara sahip olacaktım.” Bölümün desteklediği başvuruların çoğunda adaylar başarılı olmuşlardı. Akademisyen olma yolunda bir insan olarak, ben de bu tuzağın içerisine gözüm kapalı daldım. Eylül’ün ortasında Nottingham’daydım, Ekim’de kaydımı yaptırmıştım. Tek yapmam gereken, bursları kovalamak ve Şubat’taki (5 ay sonraki) yıllık değerlendirmemde iyi bir not almaktı. Kasım ayında Mart’ta başvurusu başlayacak olan bursla ilgili tekrar ilgililerle görüştüm. Bir sıkıntı yoktu. Danışmanlarım çalışmamdan çok memnundu ve Bölüm beni bursla ilgili destekleyecekti. Şubat geldiğinde, ne kadar iki kere ev değiştirmek zorunda kalmış olsam da danışmanlarımla düzenli olarak görüşmüş ve tezimin 30,000 kelimelik kısmını yazmıştım.

Şubat ayındaki yıllık değerlendirmemde doktora çalışmalarım “mükemmel” sıfatına layık görüldü ama kötü bir haberle birlikte sunuldu; o da halihazırda kayıtlı olan öğrencilerin yukarıda bahsedilen bursa başvuramamalarıydı. Bu bilgilendirme akabinde nutkum tutuldu. Yanlış bilgilendirmeyi yapan kişi, hatasıyla ilgili özür diliyordu. Akademik değerlendirme için orada bulunan diğer akademisyen üzüntümü paylaştığını dile getiriyordu. Ama yapacak bir şey yoktu. Benim ise aklımdan sadece odada ne kadar çok cam olduğu geçiyordu. Çok cam vardı.

Kendimi toparladıktan sonra beni yanlış bilgilendiren kişiye, aynı zamanda Bölüm’ün doktora öğrencilerinden sorumlu akademisyendi, bir şikayet süreci olup olmadığını sordum. Olmadığını söyledi. Ofise geçip araştırdım ve olduğunu gördüm. Neden bir yalan söylediğini sorduğumda, bana bir şikayet süreci var ama boşa çaba olur dedi. (Sonradan bunu ispatlayamadım çünkü yüzyüze konuşmuştuk. Buradan çıkardığım ders: bütün sorularını e-posta aracılığıyla sor). Şikayet sürecine başlayacaktım ama ilk önce danışmanlarıma danışmak istedim. Danışmanlarımdan biri genelde müsait olmuyordu ve kısa bir süre sonra ciddi bir şekilde hastalandı. Diğer danışmanım bir konferans için Arjantin’e gitmişti ve o dönene kadar ortalığı birbirine katmamı istemiyordu. Dönünce bu problemi çözeceğine emindi. Hiçbir işleme başlamamamı istedi fakat belirli bir zaman içerisinde şikayet sürecini başlatmam gerekiyordu. Aksi gibi bu olayların hemen öncesinde evsiz kalmıştım ve Arjantin’de olan danışmanımın evinde, misafir odasında kalıyordum. Ben de fırsattan istifade, “danışmanı beklerken” hiçbir şey yapmayacağım için ve okulda çok fazla pencere ve cam olduğu için kendimi bir oda bulmaya verdim.

En nihayetinde taşındım ve danışmanım da döndü. Fakat danışmanıma bir türlü ulaşamıyordum. Şikayet sürecini başlatmak için zaman daralıyordu ve hiçbir şey yapmam istenmiş olmasına rağmen bir şeyler yapmak için çok geç olacağı o zaman dilimine girmek üzereydim.Danışmanıma ulaşabildiğimde bir buçuk hafta sonraydı. Ulaşmak da denmez ya, danışmanımla Bölüm binasının hemen dışında sigara içerken karşılaştım. Bölüm’le konuştuğunu ve yapacak bir şey olmadığını söyledi. İki seçenek vardı: ya parayı verecektim ya da bu diyardan gidecektim. Sanki her gelişme sonrasında Bölüm’de yeni pencereler açılıyor, yeni camlar takılıyordu.

Bu noktada yakınlarımdan her hangi bir çıkıntılık yapmamam ve şikayet sürecini başlatarak haklılığımı ispat etmem yolunda telkinler oldu. Ben de dinledim. Hak kavramının kendisini belirleyen insanlara karşı hak mücadelesi vermek, bunu söyleminde kullanmak ne kadar naif!Sömürgecilerin kendi oyununda sömürgecileri yenme mücadelesi… Ben de bütün naifliğim ve pencerelerim alayları arasında şikayet sürecine başladım. İlk süreç problemi yüzyüze çözmekti. Çözülmedi. Sonrasında rektörlüğe kadar hiyerarşik basamaklara tek tek bir alt kurumu şikayet ederek gitmek gerekiyordu. Hala problem çözülemediyse, Bağımsız Hakem Ofisi’ne (OIA) gidiliyordu. Mart’ta başladığım süreç geçenlerde bitti.

Bu süreç boyunca sırasıyla, “yanlış bilgilendirme olmadığı,” “yanlış bilgilendirme olduğu ama öğrencinin burs metnini okumakla yükümlü olduğu,” “yanlış bilgilendirme olduğu ama kayıttan önce olmadığı,” “yanlış bilgilendirme olduğu ama açık bir şekilde olmadığı” ve “açıkça yanlış bir bilgilendirme olduğu ve bunun için özür dilendiği ama davanın tekrar açılamayacağı” noktalarını geçtim ve her bir savı teker teker çürüttüm. “Yanlış bilgilendirme vardı;” “kayıt öncesinde ve sonrasında devam etmişti;” “bilerek ve isteyerek tekrar tekrar söylenmişti;” “burs metninde kayıtlı öğrencilerin başvuramayacağına dair bir bilgi yoktu” ve açılan diğer bir sürü pencere. En sonunda danışmanlarım da savlarımı destekler bir mektup yazdılar ve özür dilediler ama OIA dosyayı kapamıştı ve tekrar açamıyordu. Yaşasın Kafkaesk durumlar!

Hak mücadelemin her bir basamağı, bu yazılanlar kadar kolay geçmedi elbette. Önce akademisyenler ve sonrasında öğrenciler benle “ilişiklerini kestiler.” Öğrencilerin hepsinden bahsetmiyorum tabi ki. Benim gibi mağdur olan ve dışlanan deniz aşırılar da mevcuttu. Onun dışında işçi sınıfı ailelerinden gelen ve halden anlayanlar da vardı. Tek fark onlar kurumla didişmiyor, geçiştiriyorlardı. Ben de onlar için de didişiyor ve her yerde yapılan haksızlıkları dile getiriyordum. Bu da daha çok yalnızlaşmama yol açıyordu. Hani şu kendi dünyanda tek başına kaldığın cinsten.

Diğer mağdurlar, sessizce söylenirken bu konuda bir şey yapmaya pek istekli değillerdi. Mesela, aramızdan birinin bursunu Avrupa Birliği veriyordu. Bu doğrudan şahsa verilen bir paraydı. Fakat bir şekilde bu para Üniversite’nin eline geçmişti ve Üniversite arkadaştan harcamalarının fişini getirmesini istemişti. Durum başlı başına saçmalıktı; korsanlıktı. Arkadaş bunu sorun etmedi. Bir oda kiraladı; alış-verişini yaptı; kitaplarını aldı; fişleri forma geçirdi  ve okula teslim etti. Öncelikle okul alkol parasını karşılamıyordu ve marketten yapılan alışverişlere tek tek bakarak alkol paralarını düştü. Kitabı da karşılamıyordu çünkü okulda kütüphane vardı ve kitap ihtiyaç değildi. Hatta bir keresinde bir kişi bu kadar yemek yiyemez bahanesiyle lokantada yediği yemeklerin sadece bir kısmını ödemişlerdi. Bir dayanışma umuduyla bu arkadaşa ses çıkarıp çıkarmayacağını sordum. Ses çıkarmak istemediğini, benim yemek ücretlerim karşısında onun biralarını ısmarlamamı önerdi. Kabul ettim ama konu hakkında da sonuna kadar konuştum ve her yerde dile getirdim.

Yüksek lisans ve doktora öğrencileri için ayrılan ofis başla başına bir iktidar alanıydı. Bir mikro-iktidar alanı. Önce gelen oturur sistemiyle işleyen bizdeki bilgisayar labaratuvarlarından hallice olan bu ofise şikayet sürecim başladıktan sonra gitmeye başladım çünkü şikayet süreciyle ilgili okulda sürekli birileriyle görüşmem gerekiyordu ve en iyisi sürekli hazır bulunmaktı. Ama zamanlama kötüydü. İlk gittiğim gün boş bir masaya oturdum; işimi yaptım ve döndüm. Bir sonraki gün geldiğimde bilgisayarın üstünde bir not vardı. Masayı kullanan başka biri vardı. Önce gelen oturur sistemi kağıt üstündeydi. Bilgisayarın üzerinden yazışarak verdiğimiz tartışma ve müzakereler sonucu masayı ikimizin de kullanabileceği sonucuna vardık. Ama sahiplenme bilgisayarlarla sınırlı değildi. Mekansal bir problemdi.

Ofise gitmediğim bir gün, daha önceleri açıkça ayrımcılığa uğrayan ve sonradan kendisine ofis içerisinde hakaret de edilen bir arkadaşım ve gene bir başka yüksek lisans öğrencisi ofisten kovuldu. Sonraki gün ofise gittim ve ofiste benle hala konuşan kimseyi göremedim. Bunun üzerine arkadaşlarımı aradım ve ofis dışındaki bir çalışma odasında buldum. Ofise gitmeme kararı alarak tepkilerini koyuyorlardı. Bir örgütlülük söz konusuydu ama mücadele açıkça yanlıştı. Ben de tam tersini yapmak konusundaki fikrimi ilettim. Kovulunca, tam aksine hep birlikte ofise gitmek; oturmak ve problemi olanlarla konuşmak gerekiyordu. Hep birlikte ofise gittik. Kimse gelip bizle konuşmadı. Bu durum işleri de kolaylaştırmadı. Kolay olması da gerekmiyordu. Odadaki filler gibi çalışmaya devam ettik ofiste.

Nottingham ile ilgili beni en çok şaşırtan özellik ise; üniversite öğrencilere müşteri gözüyle bakarken öğrencilerin ve hocaların da üniversiteye şirket gözüyle bakmalarıydı. Doktora öğrencileri derslerin neredeyse yarısını veriyorlardı fakat buna rağmen ne sözleşmeleri vardı ne de güvenceleri. Müşteri memnuniyetine endekslenmişlerdi. Güvencesiz çalışma ve okuldaki barın menüleri ve kariyer geliştirme günleri dışında hiçbir şeyle ilgilenmeyen bir öğrenci sendikası arasına sıkışmışlardı. Bu yüzden, ders başına aldıkları ücret yarı yarıya düşürüldüğünde ya da ders için ön hazırlığa para verilmediğinde, bir de örgütlenmeye isteksiz olunca, bu öğrencilerin elinde bir mücadele alanı kalmıyordu. Bu yüzden de yönetim, tek tük eleştirileri işini kaybetme tehdidi ve doktora öğrencisiyken tecrübe edindirme sadakasıyla başından savabiliyordu. Benim gibi geçim için okulda ders vermek isteyen ama yolunacak kaz oldukları için ne ders vermesine izin verilen ne de bir burs olanağı sağlanan insanlar da yedek işgücünü ve yedek işgücünün işveren tarafından kullanılan tehdidini oluşturuyorlardı. Böylelikle bir örgütlülük daha başlamadan bastırılıyordu.

Bu bağlamda akademisyenlerin sessizlikleri de anlaşılırdı çünkü üniversiteye kısa süreli sözleşmelerle bağımlı hale getirilmişlerdi. Kendi kazançlarının belirsizliği yüzünden kuruma zincirlenmişlerdi ve bürokratlar orada da ellerinde zincirlerin kilitlerinin anahtarı bekliyorlardı. Akademisyenler bir yandan bir sürü ders anlatarak müşterileri memnun etmeye çalışıyorlardı. Bir şirket olarak üniversitenin en çok korktuğu şey buydu: müşteri memnuniyetsizliği. Dahası yönetimin elinde ucuz işgücü tehdidi olarak doktora öğrencileri vardı. Yaşlı ve ismi olan profesörler, emekliye ayrılmak zorunda bırakılıyor. Dersleri doktora ve post-doktora öğrencilerine taksim ediliyordu. Fakat profesörlerin ismi, birer ambalaj olarak durmaya devam ediyordu. Herkes diken üstündeydi ama kimse sesini çıkarmak istemiyordu. Böyle bir durumda üniversiteyle didişen birine destek olmak çifte tehlikeydi. Böyle bir durumda, kuruma yaranmak için üzerime gelinmesine pek şaşırmadım.

Örneğin, Latin Amerika Çalışmaları öğrencileri için zorunlu olan bir dersin hocası herkesi e-postayla bilgilendirirken beni bilgilendirmeyi “unutmuştu.” Sonra da benden hesap soruldu. “Neden derslere katılmıyordum,” “geçmek istiyorsam kaçırdığım haftaların hepsinin sunumunu yapmalı ve derslere giren diğer profesörlerle görüşmeliydim.” Neyse ki  gönderilen e-postalar, gönderilen kişilerin hesaplarında duruyordu ve sonradan anlaşıldığı gibi gönderilenler arasında ben yoktum. Üstüne üstlük bana sadece bir kere bilgilendirme gelmişti ve – şaka gibi – onda da tarih yanlış yazılmıştı. Ben derse gitmiştim ama sınıfta kimse yoktu. Çünkü yanlış bilgilendirilirken e-posta adresim vardı, düzeltme mesajında adresim yoktu! E-posta adresimin hesap sorulurken ve yanlış bilgilendirilirken olması, benim e-posta adresime içkin bir özellikti. Gene üzüntüm paylaşıldı, özür dilendi fakat ben hocanın haksızlığına rağmen bütün derslerin sunumlarını teker teker yaptım. Zira sonradan insanlara bahane bırakmamak aldığım ikinci dersti.

Diğer yandan akademisyenler makale ve sunum makinelerine dönüşmüşlerdi. Aynı makaleyi evirip çevirip farklı konferanslarda sunuyorlar, kendi aralarında konferanslar düzenleyerek “puanlarını” arttırıyorlardı. Böylece makaleler nicelik olarak artıyor ama nicel birikimler nitel dönüşümlere sebebiyet veremiyordu.

Akademisyenlerin üzerlerindeki stres çok fazlaydı. Bunu kabul ediyorum ama onları esas bitirenin kendi sessizlikleri olduğunu görememişlerdi. Yıllık değerlendirmeme giren profesörden yanlış bilgilendirmeme ve benden sözlü olarak özür dilendiğine tanıklık etmesi için yardım istemiştim. Aldığım cevap olayı hatırlamadığı olmuştu. Hatırlıyordu ama risk alamıyordu. Sonrasında kaybedeceklerini göstermek istercesine, beni akşam yemeğine evine çağırdı. Hatta kendini Marksist olarak tanımlayan danışmanıma böylesi bir örgütsüzlükten bahsedip ODTÜ’den örnek verdiğimde, belki de en iyisinin kendi okuluma dönmem olduğunu söylemişti. İki okul arasında bir anlaşmadan bahsetti. Öyle ki Nottingham’da başladığım doktoramı, ODTÜ’de bitirebilecektim. Sonradan anladım ki böyle bir anlaşma yokmuş. Hiç olmamış. Bu, nazikçe geldiğim okula dönmemi rica etmek ve ortalığı karıştırmamı engelleme adına yapılan bir teklifmiş.

Bugünlerde Nottingham’daki bir arkadaşımdan öğrendiğime göre, 13 öğretim görevlisi görevinden kovulma tehlikesiyle karşı karşıya ve bu sebepten okulda bir kıpırdanma başlamış. Okul içerisinde bunları dile getirdiğimde ve Bölüm’de sistem-karşıtı hareketler ile ilgili bir araştırma grubu başlatarak bir örgütlülük kurmak gerektiğini söylediğimde, bana yapılanlar karşısında paranoyakça davrandığımı söylemişlerdi. O kadar yalnızlaştırılmıştım ki neredeyse ben de inanacaktım bütün bunların benim paranoyaklığım olduğuna. Ama anlaşıldı ki iğne başkasına batınca pek paranoyakça gelmiyormuş!

III.

2015 Haziran’ın on üçü. Yukarıda bahsettiğim çıkmazın tam ortası, fırtınanın gözü. Bölüm binasının dışında sigara içiyorum. Birazdan içeri girip sunum yapacağım. Benden önce iki kişi daha sunum yapacak. Panelde herkes kendi konusunu bir resim ya da fotoğraf üzerinden sunacak. İlk önce Ricardo, bu yazıda kullanılan görsellik üzerinden delilikten bahsedecek; sonra da Dani hapishane ayaklanmaları üzerine sunumunu yapacak ve ben de bildirimin özetinde yazdığı üzere, on yedinci yüzyılda Atlantik Okyanusu’nda korsanlık üzerine bir sunum yapacağım. Ricardo’nun bahsettiği resim, Osmanlı Sultanı’na mektup yazan Zaporojya Kazaklarının, Ilya Repin tarafından yapılan bir tablosu. On dokuzuncu yüzyılın sonuna ait. Aşağıda alıntılanan mektuplar ise, IV. Mehmet ve Zaporojya Kazakları arasında geçtiği rivayet edilen mektuplaşmalar. Mektuplardaki küfürleri ben sansürledim. Mektupların orijinallerinin Türkçe çevirileri Vikipedi’de Türk Sultanına Mektup Yazan Zaporojya Kazakları başlığında bulunmaktadır. Ricardo Rato Rodrigues tarafından otosansüre uğramadan alıntılanmıştır.

Yazıda geçen “Selam olsun!” kısmındaki vurgu bana aittir. Yazının Türkçe çevirisinde bulunmamakla birlikte, İngilizce kaynakların bir kısmında “Greetings!” olarak yer almaktadır. Bu İngilizce kelimenin, sistem-karşıtı hareketler araştırma grubunu kurmayı planladığımız ve haklarını arayan Nottingham Üniversitesi’ndeki “deniz aşırı” doktora öğrencileri arasında İngiliz akademisini eleştirmek için söylenen bir selamlaşma biçimini aldığını da burada belirtmek isterim. Bu noktada Ricardo’ya “Greetings!” demeyi borç bilirim.

Sultan’ın mektubu:

Ben, Sultan, peygamberlerin soyundan gelen; Güneş’in ve Ay’ın kardeşi; Tanrının torunu ve naibi; Makedonya, Babil, Kudüs, Yukarı ve Aşağı Mısır’ın hükümdarı; imparatorların imparatoru, hükümdarların hükümdarı; hiç yenilmemiş olağanüstü şövale; kutsal kabirlerin yılmaz bekçisi; Tanrı tarafından seçilmiş mütevellinin ta kendisi; dindarların ümidi ve huzuru; kafirlerin kahredicisi ve koruyucu olan ben, Sultan – size emrediyorum Zaporojya Kazakları, kendi rızanızla ve direnmeden bana teslim olun ve saldırılarınızla beni rahatsız etmekten vazgeçin.

Kazakların cevabı:

Seni gidi kral bozuntusu ve kör olasıca şeytanın hısımı ve akrabası, bizzat Lucifer’in kâtibi. Selam olsun sana! Sen ne biçim bir savaşçısın ki daha çıplak kıçınla bile bir kirpi öldüremezsin. Şeytan dışkılar, ordun yer. Seni gidi şeref fakiri, evlatlarımızı tebaana alamayacaksın; ordundan korkumuz yoktur, ister karada ister denizde seninle cenk ederiz, ecdadınla da güreş tutarız. Seni gidi Babil’nin bulaşıkçısı, Makedonya’nın tekerlek tamircisi, Kudüs’ün biracısı, İskenderiye’nin keçi sevicisi, Yukarı ve Aşağı Mısır’ın domuz çobanı, Ermenistan’ın domuzu, Podolya’nın hırsızı, Orta Asya’nın deyyusu, Kamenets’in cellatı, bu dünyanın ve cehennemin şaklabanı, Tanrımızın nezdinde bir andavalsın, Yılan’ın torunu ve fallusumuzun ağrısısın. Domuzun burnu, kısrağın kıçı, mezbahalar önünde dilenen köpek, vaftiz edilmemiş odun, bilinçli ve kasıtlı Oedipus. Kazaklar olarak açıklıyoruz ki, seni aşağılık herif, bu diyarın domuzlarını bile güdemeyeceksin. Şimdi sadede gelelim, tarihi bilmiyoruz ve takvimimiz de yoktur; ayı gökyüzünde takip ederiz, yıl ise Tanrı bilir hangi yıl; orada hangi günse burada da aynı gün olduğuna inancımız tamdır; bu yüzden öp kıçımızdan emi!

IV.

Korsan Konuşma

Bu sunum, iki yıl önce Haziran ayındaki Gezi Direniş sırasında hayatını kaybetmiş insanlara adanmıştır.[ii]  Dayanışma ve direniş ile!

Hatırı sayılı bir süredir, yaklaşık beş yıldır, korsanlık üzerine çalışmaktayım. Lakin korsanlık, esas olarak eleştirmek ve anlatılamak istediklerime bir örnek teşkil etmesi bakımından belirlediğim bir akademik konu-öznedir. Ve korsanların örnek olarak konumlarını şimdiye kadar aklımdan hiç çıkarmadım. Bu konuşmanın başında belirtmek isterim ki “eleştirmek istediklerim” sözüyle kastedilen yalnız teorik değil aynı zamanda pratikte de karşı olduklarımı kapsamaktadır. Bu yüzden, akademik hayatım ile politik hayatımın birbiriyle ortakyaşar bir ilişki içerisinde, hatta birbirine paralel olarak ilerlemesine gayret ettim.

Bir konu-özne olarak korsanlığın yörüngesinde dönen bu anlatının ötesinde, kapitalist dünya-ekonomisinin tarihsel süreçlerini ve onun kurumlarını eleştirmek, araştırmama başlamamdaki birincil gaye olmuştur. Bu kurumların eleştirisi, aynı zamanda gündelik ve politik hayatımdaki ana mücadelemdir.

Öyle kurumlar ki bunlar, insan-yapımıdır. Anonim, tekelci ve yarı-tekelci şirketler, bankalar, fabrikalar ve özelleştiren ve metalaştıranlardır. Devletler, vergi toplayanlar, kanunlar ve onları dayatanlar, polis, jandarma, asker ve dizgesel şiddeti ve hırsızlığı istihdam eden ve yasalaştıran her kurumdur. Öyle kurumlar ki; birikim ve sömürü ideolojisini ve adaletsiz yeniden-dağıtımı dayatırlar. Öyle kurumlar ki; meta fetişizmine ya da toprağın, emeğin, paranın ve “üzerinde, uğruna ya da onunla” yaşadığımıza inandırıldığımız bütün kurgusal metalaşma süreçlerine isteyerek ya da farkında olmadan hizmet edenleri manipüle ederler. Öyle kurumlar ki; bu ideolojiyi önce miras alıp sonra yansıtır, önce üretip sonra tekrar üretirler. Öyle kurumlar ki; şiddeti yasallaştırır ve tekeline alırlar. Kendi hırsızlıklarını “kişisel zenginlik ve toplumsal borç” kılıfıyla ya da vergilendirme adı altında ya da bankacılık ve sigortacılık, kar ya da zenginlik gereğince, harçlar ve görünmez hizmetler altında meşrulaştırırlar. Öyle kurumlar ki; içlerinde “laissez-faire planlanmıştır ama planlama planlanmamıştır,” içlerindeki aktörler sermayenin sınırsız birikimi arzusunu saplantı haline getirmiştir.[iii]

Öyle aktörler ki; bilgiyi sermaye bellemiş, bilginin değerini piyasayla olan ilişkisiyle belirlemiş, bilgiyi satmış, ranta açmış ve bilgiye ilişkin her şeyin bu arzunun, bu para tutkusunun gravitasyon alanı tarafından çekilmesine göz yummuştur. Öyle aktörler ki; kurallar ve düzenlemeler onlar tarafından şekillendirilir ve kanunlar onlar tarafından ve onlar için çıkarılır.

Fakat “adaleti çıkarırsanız, büyük krallıkların büyük hırsızlıklardan ne farkı kalır?”[iv] Bürokratik ve özel her kurumun vazgeçemediği pratik “çok kanun, az adalettir.”[v] Öyle yasalardır ki bunlar; ayrımcılığı ve ötekileştirmeyi mümkün kılar. Öyle yasalar ki; insanları yasallığın, coğrafyanın, toplumun ve tahakküm altına aldıkları her mekanın sınırlarına iter. Öyle yasalar ki; sistematik olarak yağmalayanı ve talan edeni aklar. İnsanların geçimlerine haciz koyar, nasıl yaşaması gerektiğini kontrol eder. Öyle yasalar ki; müşterek, insani ve doğaya dair her şeyi gözetimde tutar, işkenceye maruz bırakır ve hadım eder. Öyle yasalar ki; mekan için hayali sınırlar çizer ve bu hayali erki kendi aktörlerine aktarır ki ötekini bu mekanın dışına atabilsin. Erkin mikro-mekanlarını yaratarak; çitlemenin, özelleştirmenin, militarizasyonun, milliyetçiliğin, tekelleşmenin, monokültürün ve kapitalist dünya-ekonomisi içerisindeki diğer ideolojik mekanların vahşi uygulamalarını taklit eder. Erkin bu mikro-mekanları, ideolojik mekanı aynı kralını taklit eden bir soytarı gibi taklit eder. Öyle yasalar ki bunlar; zamana bile hayali sınırlar çizer. Ya birini içeri kapatır ya da hayali zamanı dayatarak sıkboğaz eder. Doğrusal inşa edilir hayali zaman. Ve en sonunda hayali zamanın, sözleşmeli(siz) kölelik, kağıt ve metinlerin üstünde harcanan hayatlar bizi bekler. Ve vicdanlarını kanunlarının ve ideolojilerinin meşruluğu ve yasallığıyla rahatlatırlar. Bu aldatıcı zaman-mekan içerisinde insanları kardeşliği ve evrensel değerler sözde kalır, müştereğin kriminalizasyonu diskuru ve eylemi yönetir. İçerisinde insanlar kurumlara hayali borçlarını ödemeye zorlanırlar. Ya parayla ya da kanla. İçerisinde kurumlar aktörlerini, ötekini boyunduruğu altına almak için kullanır ve artık ihtiyaç duyulmadıkları noktada kendi aktörlerinden de kurtulurlar. Ya da aktörleri kendi kurumları adına hareket etmek için tutar ve onları manipüle ederler ve ötekilere kötülüğün sıradanlığıyla zulmeder ya da tamamen görmezden gelirler. Bu mekan kurumların bir zamanlar desteklediklerine ihanet ettikleri mekandır. İlk olarak, hayatlar ötekileştirilir, insanlar yalnızlaştırılır ve ayrımcılıkla mahvedilirler ve sonra sıra bir zamanlar ayak uydurana ve uygun olana gelir sıra. Ama şunu unutmamalıyız: Bütün bu ilişkileri biz yarattık, acısını biz çekiyoruz ve en nihayetinde üstesinden biz geleceğiz ve biz kazanacağız.

“Yaşam bu nihai feragatten fışkırıyor. Toplum gerçekliğinin yakınmadan kabul edilişi, insana ortadan kaldırılabilecek tüm adaletsizlikler ve özgürlük kı­sıtlamalarına karşı yılmadan mücadele etme gücü ve cesareti veriyor. İnsan herkes için daha geniş özgürlükler yaratma amacına sadık kaldığı sürece, gücün veya planlamanın, güç ve planlama aracılığıyla kurduğu özgürlükleri yok etmek üzere kendisine karşı çalışacaklarından korkması gerekmiyor. Karmaşık bir toplumda özgürlüğün tanımı bu; bize gereken tüm güvenceyi burada buluyoruz.”[vi]

Yukarıda bahsettiklerimin ne korsanlığı kavramsallaştırmak, kuramsallaştırmak ve tarihselleştirmekle alakalı; ne de on yedinci yüzyılla bir alakası var. Size anlattıklarım bu salonda, şimdi ve istisnasız hepimizin yaşadıklarının hikayesi. Kurumlarda insaniyet değil, sadece kağıt üstünde isimler ve sanlar vardır, başvuru formlarındaki hayatlar ve özgeçmişlerdeki tecrübeler vardır. Bu formlara hapsedilen hayatlarımız, aynı zamanda kağıtların arkasına saklanacak kadar korkak olanlar tarafından formların üzerinde helak edilir. O kadar korkaklardır ki bunlar, bir yanıt, bir geri dönüş bile veremezler çünkü akademik kurumlarda ayrımcılığı, şahsi intikamı, paragözlüğü ve kurnazlığı geri dönüş ya da gerekçe olarak sunamazsınız. Burada, nezaket retoriği, zalimlik pratiği yönetir.

Böylelikle size selam olsun diyorum!

Kapitalizm ve bütün kurumlarında – ki bu akademik kurumda dahildir – aynı zamanda mücrim ve kolluk, hırsız ve yargıç, eleştirel teorinin efendisi ve baskın paradigmaların kölesi, mağdur ve cellat olanlara selam olsun! Kaptan Bellamy’nin dediği gibi “fakiri yasaların arkasına saklanarak soyanlara” selam olsun! “Zengin adamların kendi güvenlikleri için çıkardığı yasalarca yönetilen[lere…]” selam olsun! “Yasalarınız olmasa sizin gibi ödlek it yavrularının dolandırıcılıkla kazandıklarını savunacak cesareti yoktur.”[vii]

Adaletsizliği görüp kendi başlarına gelene kadar sessiz kalanlara selam olsun! Nazikçe gülümseyip sizden çıkar sağlayanlara ve kendi hataları gün yüzüne çıktığında omzunuzu pışpışlayıp; bir yandan da sizi hor gören, yalnızlaştıran, ötekileştiren, kuyunuzu kazan ve arkanızdan konuşan, kurumsal ve özel sektör gaddarlığının ve bürokratik akıl hastalığının kapalı kapıları arkasında sizi suçlayanlara selam olsun! Fakat her at sineği asil kısrağın cazibeli erkine kapılmaz. Kısrağın canını sıkmayı, onu dürtmeyi ve azarlamayı görev bilir. Her an ve nereye kaçarsa kaçsın! Selam olsun! Teşekkürler.

V.

Belki çok pencere ve bir o kadar da cam vardır.

Belki verdiğim hak mücadelesi tereciye tere satma mücadelesi olduğu için bir daha açılmamacasına kapanmış dosyalar da vardır.

Belki de “yanlış bilgilendirmeyi ve özrünü yazılı gönderir misin?” diye sorduğumda “yanlış bilgilendirmedim” dahi diyemeyenlerin işgal ettikleri akademik kürsüleri vardır.

Ama en azından, ben yukardaki metni okurken yerlerine mıhlanmış gibi kalanları ve panikle eli ayağı birbirine karışanları gördüm. En azından diğer okullardan gelen dinleyicilere durumu izah etme çabanızı gördüm.

En azından soru cevap kısmında bursuna üniversite tarafından el koyulan arkadaşım “Nasılsın?” diye sorduğun da ben, “İyiyim,” diyebildim.

Belki kendi dünyamızda yalnız kaldık ama yaşasın parrhesia![viii] 

Onur Alptekin

08.04.2016

PS: Akademide barınamamak Barış Bildirisi’ni imzalamama mani olduğu için içim içimi yemişti. Bu da benim özeleştirim olsun. Bildiri’de yazan her kelimenin altına imzamı atıyorum.

Tereciye tere satma mücadeleme destek vermek isterseniz de buradan buyrun: https://www.change.org/p/stop-misinformation-regarding-funding-in-university-of-nottingham?recruiter=77891716&utm_source=share_petition&utm_medium=copylink

Notlar:

[i] Küfürleşerek Türkçeleşen bazı kelimelerin kök dillerindeki kullanımlarına dair bir yazı için ise bakınız: Maraşlı, R. (2015, Eylül 03). Puşt, ibne, pezevenk, piç, dığa, kavat, dürzü ve lavuk. Erişim tarihi: Şubat 09, 2016, KaosGL: http://www.kaosgl.com/sayfa.php?id=20121

[ii] Konuşma 13 Haziran 2015 tarihinde sunulmuştur.

[iii]   Lane, F. C. (1979). Profits from Power. Albany, New York: State University of New York Press. Polanyi, K. (2010). Büyük Dönüşüm: Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri. İstanbul: İletişim Yayınları. Wallerstein, I. (1995). Historical Capitalism. London: Verso. Weber, M. (1949). “Politics as a Vocation.” From Max Weber: Essays in Sociology içerisinde. New York: Oxford University Press.

[iv] Augustine. (1887). St. Augustin’s City of God and Christian Doctrine. A Select Library of the Nicene and Post-Nicene Fathers of the Christian Church, II. Buffalo: The Christian Literature Company.

[v] Cicero. (1929). De Officiis. London: William Heinemann.

[vi] Polanyi. (2010). Büyük Dönüşüm: Çağımızın Siyasal ve Ekonomik Kökenleri. İstanbul: İletişim Yayınları

[vii] Defoe, D. ([1724] 1999). A General History of the Pyrates. New York: Dover Publications. Johnson, C. (1724). A General History of the Robberies and Murders of the most notorious Pyrates. Erişim tarihi: 08 Şubat 2016, Internet Archive: https://archive.org/details/generalhistoryof00defo.

[viii] Yunanca bir kelime olan parrhesia’nın kelime anlamı “her şeyi söyleme, doğruyu söylemek, açık sözlülüktür.” Fakat Antik Yunan’da inanç ve doğru arasındaki örtüşme zihinsel (mental) değil sözsel-fiili (verbal) bir aktivite olduğu için parrhesia aynı zamanda bir oyundur. Bu oyun, tehlike karşısında doğruyu söyleme cesaretine bağlıdır; işlevi bir başkasına hakikati ispat etmek değil; eleştiri sunmaktır. En uç örneği ölüm-kalım olan tehlike anlarında, doğruyu söyleme “oyunudur;” doğru bilinenin hiçbir şey gizlenmeden söylendiği oyundur. Bir oyundur çünkü parrhesiastes (parrhesia oyuncusu), “oynanan oyunları bozmaya” niyetlidir.

Reklamlar

Eleştirel Eleştiri'nin Eleştirisi'ne Katkı

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s